<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526</id><updated>2011-04-21T17:03:40.901-07:00</updated><title type='text'>bengisu</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>42</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-4232640752937926546</id><published>2008-02-19T12:16:00.000-08:00</published><updated>2008-02-19T12:18:53.771-08:00</updated><title type='text'>Sık Sık Birbiriyle karıştırılan Sözcükler</title><content type='html'>SIK SIK BİRBİRİYLE KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER&lt;br /&gt;Aşağıdaki liste Dr. Süer EKER'den alınmıştır.&lt;br /&gt;Dr.Öğ.Bnb. Süer EKER, Türk Dili, Harp Okulu Basım Evi, Ankara 1999     &lt;br /&gt;âdem İnsan&lt;br /&gt;adem Yokluk&lt;br /&gt;adet Sayı&lt;br /&gt;âdet Gelenek&lt;br /&gt;adil Adalet&lt;br /&gt;âdil Adaletli&lt;br /&gt;Ali Özel ad&lt;br /&gt;âli Yüce, yüksek&lt;br /&gt;araba Tekerlekli, motorlu veya motorsuz her türlü kara taşıtı&lt;br /&gt;otomobil (Fr.)Motorlu taşıt&lt;br /&gt;atak Düşüncesizce her işe atılan&lt;br /&gt;atak (Fr. attaque) Atılım, akın&lt;br /&gt;ayırt (et-) Birkaç şeyi birbirinden ayıran niteliği anlama(k)&lt;br /&gt;ayırtı Aynı cinsten olan şeyler arası ince fark, nüans&lt;br /&gt;ayrıcalık İmtiyaz&lt;br /&gt;ayrılık Ayrı olma durumu&lt;br /&gt;ayrım Benzer şeyleri birbirinden ayıran özellik, fark&lt;br /&gt;ayırım Eşit davranışta bulunmama&lt;br /&gt;azımsamak Daha fazlasını istemek, az görmek&lt;br /&gt;küçümsemek Değer vermemek, küçük görmek&lt;br /&gt;balet Bale yapan erkek sanatçı&lt;br /&gt;balerin Bale yapan kadın sanatçı&lt;br /&gt;biçim Dış görünüş, şekil&lt;br /&gt;biçem Üslûp&lt;br /&gt;bilâkis Aksine&lt;br /&gt;bilhassa Özellikle&lt;br /&gt;bileşik Birleşerek oluşmuş, basit olmayan, mürekkep&lt;br /&gt;birleşik  Bir araya gelmiş, birleşmiş olan&lt;br /&gt;bir takım Birbirini tamamlayan şeylerin tümü&lt;br /&gt;birtakım Belirsiz çokluk, kimi, bazı&lt;br /&gt;birbuçuk 1.5&lt;br /&gt;bir buçuk 1/2, 0.5&lt;br /&gt;büküm Bir şeyin bükülmüş yeri, kat, kıvrım&lt;br /&gt;bükün Gramer görevleri ve yapısı bakımından, kelime köklerinin başında, içinde veya sonunda türlü değişikliklerin olması&lt;br /&gt;çağdaş Aynı çağda yaşayan, muasır&lt;br /&gt;modern  (Fr.) Çağa uygun, çağcıl, asrî&lt;br /&gt;çekimser Bir şey yapmaktan kaçınan&lt;br /&gt;çekingen Ürkek, sıkılgan&lt;br /&gt;çelişki Çelişme, tenakuz&lt;br /&gt;ikilem İnsanı istenmeyen durumlardan birini, çoğunlukla iki seçenekten birini izlemeye zorlayan tartışma, sorun veya usa vurma durumu&lt;br /&gt;çözülmek Gevşeyip yumuşamak, erimek&lt;br /&gt;çözünmek Maddenin sıvı içine karışması&lt;br /&gt;dalâlet Sapkınlık&lt;br /&gt;delâlet  Kılavuzluk; belirti&lt;br /&gt;direk Ağaçtan veya demirden uzun ve kalın destek&lt;br /&gt;direkt  (İng.) Doğrudan&lt;br /&gt;dogma   (Fr.) Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli  yapılan sav&lt;br /&gt;doğma Doğma, dünyaya gelme durumu&lt;br /&gt;duygu Duyularla algılama, his&lt;br /&gt;duyu Görme, işitme, koklama, dokunma ve tatma organlarıyla algılama yeteneği, hassa&lt;br /&gt;düş Gerçekte olmayan şey, imge, hayal&lt;br /&gt;rüya  (Ar.) Uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin tümü&lt;br /&gt;ehil Bir işte yetkili olan, yeterli, erbap&lt;br /&gt;ehlî Evcil&lt;br /&gt;etken Faktör, amil&lt;br /&gt;etkin İşleyen, aktif, müessir&lt;br /&gt;fiyat Bir alım ve satımda bir şeyin para karşılığındaki ederi, pahası&lt;br /&gt;ücret İş gücünün karşılığı olan para ve mal&lt;br /&gt;gibi  ...-e benzer&lt;br /&gt;denli ‘kadar’ anlamında edat&lt;br /&gt;görelik Bağıntı, izafet&lt;br /&gt;göreli Bağıntılı, izafî, nispî, rölatif&lt;br /&gt;görece Bağıl, izafî&lt;br /&gt;görev İş görme yetisi, vazife, bir nesne veya kimsenin yaptığı iş &lt;br /&gt;ödev Yapılması, yerine getirilmesi gerekli olan iş&lt;br /&gt;görünmek Görülür duruma gelmek; benzemek&lt;br /&gt;görülmek Gö yardımıyla bir şey, bir varlık  algılanmak, seçilmek&lt;br /&gt;hafriyat Kazı, kazma işleri&lt;br /&gt;*harfiyat Türkçede böyle bir sözcük yoktur.&lt;br /&gt;hak etmek Hak kazanmak&lt;br /&gt;hakketmek Ağaç, taş vb. üstüne yazı veya şekil oymak&lt;br /&gt;hal’etmek Tahttan indirmek&lt;br /&gt;halletmek Çözüm yolu bulmak&lt;br /&gt;halk İnsan topluluğu&lt;br /&gt;halk Yaratma&lt;br /&gt;hazine Değerli eşya yığını; değerli eşyaların saklandığı yer&lt;br /&gt;hazne Depo&lt;br /&gt;helâl Dinin kurallarına aykırı olmayan&lt;br /&gt;halel Bozma, bozukluk&lt;br /&gt;ılgım Yalgın, pusarık, serap&lt;br /&gt;ılgın Bir ağaç cinsi&lt;br /&gt;ile Bağlaç&lt;br /&gt;ilâ  (Ar.)  ..dan.....e kadar&lt;br /&gt;kampanya Belirli bir süredeki etkinlik dönemi&lt;br /&gt;kumpanya Daha çok, yabancı sınaî,  ticarî  ortaklık, tiyatro topluluğu &lt;br /&gt;kara (&lt; Ar.)  Toprak&lt;br /&gt;kara Siyah&lt;br /&gt;karşı Karşılık olarak, mukabil&lt;br /&gt;karşın Gerekenin veya mantığın tersine olarak, rağmen&lt;br /&gt;karşı Karşılık olarak, mukabil&lt;br /&gt;karşıt Nitelik ve durumları birbirine büsbütün aykırı olan, zıt&lt;br /&gt;karşılık Bir davranışın karşı tarafta uyandırdığı, gerektirdiği başka davranış, mukabele&lt;br /&gt;karşın Gerekenin veya mantığın tersine olarak, rağmen&lt;br /&gt;karşılık Mukabele, cevap, bedel&lt;br /&gt;karşıtlık Zıtlık&lt;br /&gt;katil  (Ar.) Öldürme&lt;br /&gt;linç  (İng.)  Çoğunluğun,  birini döverek öldürmesi&lt;br /&gt;kâtil İnsanları öldüren kimse&lt;br /&gt;katil Öldürme&lt;br /&gt;klinik Hasta bakılan yer&lt;br /&gt;poliklinik Çeşitli hastalıkların bakıldığı klinik&lt;br /&gt;kerli ferli &lt;br /&gt;kelli felli Her ikiside kullanılır. &lt;br /&gt;1.Kılığı kıyafeti düzgün, olgun ve gösterişli kimse.&lt;br /&gt;2.Güngörmüş&lt;br /&gt;komite Alt kurul, encümen, komisyon&lt;br /&gt;komita Siyasî  bir amaç için silâh kullanan gizli topluluk&lt;br /&gt;kupa (&lt; İt. cuppa) Bronz veya kristal kap&lt;br /&gt;kupa (&lt; Fr. coupé) Bir tür dört tekerlekli araba&lt;br /&gt;kurum  Müessese, tesis&lt;br /&gt;kuruluş  Topluma hizmet amacı ve göreviyle kurulan her şey&lt;br /&gt;küp (&lt; Ar. ku:b)  Toprak kap&lt;br /&gt;küp (&lt; Fr. cube) Altı yüzlü dikdörtgen&lt;br /&gt;lâf Lâkırdı; sonuçsuz, yararı olmayan konuşma; konu&lt;br /&gt;söz  Sözcük, sözcük  dizisi&lt;br /&gt;lâik (Fr.) Devlet ve din işlerini ayrı tutan&lt;br /&gt;lâyık  (Ar.) Bir şeyi elde etmeye hak kazanmış olan&lt;br /&gt;mahkeme Yargılama yapılan yer&lt;br /&gt;muhakeme Yargılama&lt;br /&gt;mahzur Sakınca&lt;br /&gt;mahsur Sarılmış, kuşatılmış&lt;br /&gt;maiyet Üst görevlinin yanında bulunan kimseler&lt;br /&gt;mahiyet Nitelik, vasıf, öz, asıl, iç yüz&lt;br /&gt;merhum Müslümanlık dinine mensup ölmüş erkek&lt;br /&gt;müteveffa Hristiyanlık  dinine mensup ölmüş kimse&lt;br /&gt;mevhum Gerçekte var olmayan, var sayılan&lt;br /&gt;mefhum Kavram&lt;br /&gt;meteor Akanyıldız&lt;br /&gt;meteorit Gök taşı&lt;br /&gt;müsaade 1.İzin, icazet, ruhsat 2. Elverişli, uygun olma durumu&lt;br /&gt;izin 1. Müsaade, ruhsat 2. İş yerince verilen tatil&lt;br /&gt;mütahassıs Uzman&lt;br /&gt;mütehassis Duygulanmış&lt;br /&gt;mütevazı Alçakgönüllü&lt;br /&gt;mütevazi Paralel&lt;br /&gt;nicelik Bir şeyin azalıp çoğalabilen durumu, miktar&lt;br /&gt;nitelik Bir şeyi diğerinden ayıran özellik, vasıf&lt;br /&gt;nüfuz Söz geçirme, erk&lt;br /&gt;nüfus Toplam insan sayısı&lt;br /&gt;olanaklı Olma ihtimali bulunan, mümkün, kâbil&lt;br /&gt;olası  Görünüşe göre olacağı sanılan, muhtemel&lt;br /&gt;otel Geceleme imkânı yanında, yemek ve eğlence imkânı sunan işletme &lt;br /&gt;motel Motorlu taşıtlarla seyahat edenlerin barınmaları için yapılmış otel&lt;br /&gt;otomobil Motorlu taşıt&lt;br /&gt;taksi Ücret karşılığı yolcu taşınan otomobil&lt;br /&gt;öğrenim Gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla yapılan çalışma, tahsil &lt;br /&gt;öğretim Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, talim&lt;br /&gt;ölçü Bir niceliği, o nicelik için kabul edilmiş birimlerden birine oranlayarak değerlendirme&lt;br /&gt;ölçüt Bir yargıya varmak veya değer vermek için başvurulan ilke, kıstas, kriter &lt;br /&gt;öncel Sonucun çıkarıldığı önerme ve önermeler&lt;br /&gt;öncül Bir tasımda, sonucu hazırlayan ilk iki önermeden her biri &lt;br /&gt;öneri Bir sorunu çözmek üzere öne sürülen görüş, düşünce, teklif &lt;br /&gt;önerme Kabul edilmesi için öne sürülen düşünce, teklif&lt;br /&gt;önerti (mantık) Şartlı bir önermenin şartı anlatan ön bölümü&lt;br /&gt;özel Hususî, zatî, devlete değil, kişiye ait olan&lt;br /&gt;özgü Özellikleri birine veya bir şeye ait olan&lt;br /&gt;özgür Kendi kendine hareket etme, davranma, karar verme gücü olan &lt;br /&gt;bağımsız  Davranışlarını, tutumunu, girişimlerini herhangi bir gücün etkisinde kalmadan düzenleyebilen, hür&lt;br /&gt;öznel Bireyin duygu ve düşüncelerine dayanan, enfüsî; subjektif &lt;br /&gt;nesnel Taraf tutmadan inceleme yapan, hüküm veren, afakî; objektif&lt;br /&gt;porte Para tutarı; notaların yazıldığı beş paralel çizgi&lt;br /&gt;portre Bir kimsenin yağlı boya yapılmış resmi&lt;br /&gt;süre Bir olayın başı ile sonu arasında geçen zaman parçası&lt;br /&gt;süreç Olay veya hareketler dizisi&lt;br /&gt;problem  Sorun&lt;br /&gt;problematik Sorunlu&lt;br /&gt;rakip Aynı şeyi elde etmeye çalışan&lt;br /&gt;râkip Eski dilde ‘binen, binici’&lt;br /&gt;sanal  Gerçekte olmayan, farazî&lt;br /&gt;edimsel Fiilî, aktüel&lt;br /&gt;sanat Üstün yaratıcılık&lt;br /&gt;zanaat  Tecrübe ve ustalık gerektiren iş&lt;br /&gt;sanayi Endüstri&lt;br /&gt;sınaî Sanayi ile ilgili&lt;br /&gt;sanık Suçlu olduğu sanılan kimse, maznun&lt;br /&gt;suçlu Suç işlemiş kimse&lt;br /&gt;sanı Sanmak durumu ve sonucu, zan&lt;br /&gt;sanrı Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı, ama gerçekte yok olan olguları algılaması, birsam &lt;br /&gt;savunmak Bir kimseye, hareket veya düşünceyi doğru, haklı göstermeye çalışmak, onun yanında olmak&lt;br /&gt;iddia etmek Sözünde direnmek, bir iddia ileri sürmek&lt;br /&gt;savap Doğruluk&lt;br /&gt;sevap Tanrı ödülü&lt;br /&gt;sonuç Bir olayın doğurduğu başka bir olay veya durum, netice&lt;br /&gt;son Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamandan yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı&lt;br /&gt;sorgu Sorma işi, sanığın araştırma konusu olan olaylarla ilgili olarak yargıç karşısındaki beyanı &lt;br /&gt;soru Bir şey öğrenmek için birine yöneltilen ve karşılık gerektiren söz veya yazı, sual &lt;br /&gt;söylence Efsane, meşguliyet&lt;br /&gt;söylem  Söyleyiş, söyleniş&lt;br /&gt;suç Yasalara, törelere, ahlâk kurallarına aykırı davranış&lt;br /&gt;kabahat Uygunsuz hareket, çirkin yakışıksız davranış&lt;br /&gt;sükût  Sessizlik, susma&lt;br /&gt;sukut  Aşağı inme, düşme&lt;br /&gt;şan (Fr.)  Ses dizisi&lt;br /&gt;şan (Ar.) Ün, şöhret&lt;br /&gt;şantöz Kadın şarkıcı&lt;br /&gt;şantör Erkek şarkıcı&lt;br /&gt;şok Şok&lt;br /&gt;şoke ‘Şoke etmek’ veya ‘şoke olmak’ anlamında kullanılır.&lt;br /&gt;tahayyül Hayalde canlandırma, sembolleştirme&lt;br /&gt;hayal   Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey; imge, hulya   &lt;br /&gt;tasarı Bir kimsenin yapmayı düşündüğü şey&lt;br /&gt;tasarım Tasarımlamak işi veya tasarımlanan biçim, tasavvur&lt;br /&gt;teamül İş, davranış, alışı&lt;br /&gt;temayül Meyletme, eğilim&lt;br /&gt;teori Kuram, nazariye&lt;br /&gt;hipotez Varsayım, faraziye&lt;br /&gt;tevsi Genişletme&lt;br /&gt;tevzi Dağıtma&lt;br /&gt;tez (Fr.) Sav&lt;br /&gt;tez  (Far.) Süratli&lt;br /&gt;tüm Bir şeyin olancası, topu, tamamı&lt;br /&gt;bütün Eksiksiz, tam, parçalanmamış&lt;br /&gt;türbin Herhangi bir akışkan yardımıyla dönme hareketine giren araç&lt;br /&gt;tribün Seyircilerin maç seyretmek için bulundukları yer&lt;br /&gt;uğraş İş, meslek, meşguliyet&lt;br /&gt;uğraşı Uğraşılan şey, meşgale&lt;br /&gt;vamp Erkek peşinde koşan kadın&lt;br /&gt;vampir  İnsanların kanını emdiğine inanılan hortlak&lt;br /&gt;veya Olacağı sanılan, seçime bırakılan şeyler ikiden çok olursa kullanılır. &lt;br /&gt;ya da Ayrı olmakla birlikte aynı değerde tutulan iki şeyi anlatan sözlerden ikincisinin önüne getirilir.&lt;br /&gt;yad Gurbet, yabancı eller&lt;br /&gt;yâd  (Far.) Hatırlama&lt;br /&gt;yakından Yakın olarak&lt;br /&gt;yakinen  (Ar.) Sağlam olarak, iyice&lt;br /&gt;yaklaşık Gerçek değer ya da miktarına yakın, takribî&lt;br /&gt;yakın Uzak olmayan&lt;br /&gt;yaşam Hayat&lt;br /&gt;yaşantı Hayat tecrübesi&lt;br /&gt;yayın Yayımlanan kitap, dergi, gazete vb.&lt;br /&gt;yayım Kitap, dergi, gazete vb.nı basıp dağıtma&lt;br /&gt;yetke Yaptırma veya yasak etme hakkı veya gücü&lt;br /&gt;yetki Bir görevi, bir işi yasaların verdiği imkânlara göre, belli şartlarda yürütmeyi sağlayan hak, salâhiyet &lt;br /&gt;yönetmelik  Bir kuruluşun çalışma kurallarını belirleyen  kuralların tümü&lt;br /&gt;yönetmenlik Yönetmen olma durumu&lt;br /&gt;-zade (Far.) Oğul, evlât: Asilzade&lt;br /&gt;-zede (Far.) Vurmuş, vurulmuş¨Felâketzede&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-4232640752937926546?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/4232640752937926546/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=4232640752937926546' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4232640752937926546'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4232640752937926546'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/sk-sk-birbiriyle-kartrlan-szckler.html' title='Sık Sık Birbiriyle karıştırılan Sözcükler'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1495795134621037350</id><published>2008-02-10T05:35:00.001-08:00</published><updated>2008-02-10T05:35:41.225-08:00</updated><title type='text'>Milli Roman ve Hikaye</title><content type='html'>Millî Roman ve Hikaye&lt;br /&gt;Milli Edebiyat dönemi öykü ve romancılarının sanat anlayışları ve dünya görüşleri farklı olmasına rağmen birleştikleri ortak nokta halka doğru eğilmekti.Buradan da hareketle dönemdeki roma ve hikayeler herşeyden önce sade bir dil ve memleket edebiyatı ülküsünün yarattığı coşkuyla yazılmıştır.Bu dönem edebiyat ortamında ortaya çıkan “Memleket Edebiyatı”, şiir alanında olduğu kadar roman ve hikaye alanında da büyük yankı uyandırmıştır.Roman ve hikayelerde işlenen konularla her kesimden halka hitab edilmiştir.Halka ulaşmada Cumhuriyet döneminde devletin katkısını da unutmamak gerekir.Nabizade Nazım’dan (Karabibik - 1890) ve Ebubekir Hazım’dan (Küçük Paşa - 1910) sonra Refik Halit sürgün edildiği Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’teki gözlemlerinden yararlanarak yazdığı hikayelerini “Memleket Hikayeleri” adıyla kitaplaştırdı.Dönemin diğer bir önemli yazarı olan Ömer Seyfettin yaşadığı dönemin akımlarını (Ashabıkehfimiz, Hürriyet Bayrakları), Balkan Savaşı’nın acılarını (Bomba, Beyaz Lale), tarihi kişi ve olayları (Topuz, Pembe İncili Kaftan, Forsa), Halk menkıbelerini ve yanlış inançları (Yüz Akı, Perili Köşk), veya toplumun aksayan yanlarını, töreleri (Rüşvet, Kesik Bıyık) ya çarpıcı gözlemler yaparak ya da mizahi bir tarzda yansıttı.Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu (1922) romanı Kurtuluş Savaşının yaşandığı dönemde verdiği ulusal mesajla genç ruhlara idealizmi aşıladı. Çalıkuşu ile Anadolu gerçek yaşantı ve gözlemler eşliğinde roman dünyasına girmiş oluyordu. Halide Edip Adıvar, bu dönemde özellikle Turancılık düşüncesini (Yeni Turan - 1913), Kurtuluş Savaşının acı dolu yıllarını (Ateşten Gömlek - 1922, Dağa Çıkan Kurt - 1922) roman ve hikayelerinde konu olarak işledi.Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise eserlerinde Tanzimat döneminden Birinci Dünya Savaşı’na kadar yetişen üç kuşak arasındaki anlayış farklılığını ele aldı (Kiralık Konak - 1922).Milli Edebiyat döneminde yazarların öykü ve romanları gözleme dayandığı için gerçekçilik (Ömer Seyfettin, Memduh Şevket, Yakup Kadri) ve doğalcılık (Bekir Fahri, Selahattin Enis, F.Celalettin, Osman Celal) akımının ilkelerini benimsemişlerdir. Milli Edebiyat Dönemi’nde yazarlık yaşamına başlayan Selahattin Enis, F.Celalettin,Osman Cemal Kaygılı, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Sermet Muhtar Alus, Mahmut Yesari özellikle Cumhuriyet döneminde üne kavuştular.TiyatroMilli Edebiyat döneminde tiyatro alanında çalışmalar, roman ve öykü kadar başarılı olamamıştır.Bununla birlikte belli bir canlanma da görülmüştür.Bu dönemde özel tiyatroların yanı sıra resmi tiyatrolarının kurulması içinde birtakım girişimler olmuştur.İstanbul Belediye Başkanı Cemil (Topuzlu) Paşa İstanbul’un kültür yaşamına renk ve canlılık getirecek olan bir konservatuar kurulması düşüncesini Belediye Meclisi’ne kabul ettirdi. Bu gelişme üzerine Paris’teki Odeon Tiyatrosu müdürü Andre Antoine’i İstanbul’a çağırdı.Darülbedayi-i Osmani adıyla bir sa- nat kurumu oluşturuldu.Darülbedayi önce iki bölüm halinde açıldı: Bunların ilki Tiyatro Bölümü diğeri ise Müzik Bölümü idi.Darülbedayi’de ilk olarak Hüseyin Suat’ın Emile Fabre’den uyarladığı Çürük Temel (La Maison d’Argile) adlı oyun sahnelendi (Ocak 1916).Bunu Halit Fahri’nin Baykuş adlı oyunu izledi (Mart 1917).Daha çok hafif güldürü, vodvil, manzum dramlar türünde oyunlar düzenleyen Darülbedayi Birinci Dünya Savaşının yarattığı güçlükler, iç çatışmalar ve bölünmeler yüzünden çalışmalarını aralıklı olarak sürdürdü.Daha sonra ise Şehir Tiyatrosu adını almıştır.Darülbedayi’nin kuruluş amacında yerli oyunların yazılmasını özendirme ve oynama amacı vardı.Milli Edebiyat Dönemi yazarlarının bir bölümü Darülbedayi ye ve özel tiyatrolara oyun yetiştirmek için birçok denemeler yaptılar ama bu oyunlar, özellikle dil ve anlatımı Milli Edebiyat ilkelerine uygun olmasına rağmen tiyatro sanatı ilkeleri açısından oldukça zayıftı. Milli Edebiyat Dönemi tiyatro yazarlığı konusunda Muhasipzade Celal, Reşat Nuri Güntekin ve İbnürrefik Ahmet Nuri Sekizinci belli bir başarı düzeyine ulaşmış yazarlandandır. Edebiyat Tarihi ve EleştiriTürk Edebiyatı’nın Batılı yöntemle ve gerçekçi bir anlayışla inceleme konusu yapılması Milli Edebiyat Dönemi’nde gerçekleşmiştir.O güne kadarki incelemeler genellikle şuara tezkireleri anlayışının belirgin örnekleri olarak görülüyordu ve Tanzimat ile Servet-i Fünun dönemlerindeki kimi incelemelerde Türk Edebiyatına toptan bir gözle bakmaktan uzaktı.İlk kez Köprülüzade Mehmet Fuat edebiyat tarihi ve eleştiri konusunda uyulacak ilkeleri ve yöntemleri saptayarak Türk Edebiyatı’nın destanlar çağından günümüze kadar olan gelişmesini kültür değişmelerinin belirleyici ölçütlerini gözeterek ortaya koydu.Ali Canip, Mithat Cemal, İbrahim Alaeddin gibi yazarlarda edebiyat tarihi ve monografi türündeki çalışmalarıyla daha çok eğitim kurumlarının gereksinimlerine yanıt vermeye çalıştılar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1495795134621037350?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1495795134621037350/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1495795134621037350' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1495795134621037350'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1495795134621037350'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/milli-roman-ve-hikaye.html' title='Milli Roman ve Hikaye'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-54258309072946452</id><published>2008-02-10T05:33:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T05:34:58.756-08:00</updated><title type='text'>Genç Kalemler'de Milli Edebiyat</title><content type='html'>Genç Kalemler'de Millî Edebiyat&lt;br /&gt;Diğer iki ideoloji yani Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi, milliyetçilik de, er-geç, edebiyatta tesirini göstereceği tabii idi. Gerçekten, 1911 yılı Nisan' ında Selanikte çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi ile, milliyetçilik cereyanı edebiyetta da başlamış oldu. Ömer Seyfettin, Akil Koyuncu, Rasim Haşmet ve daha önce Fecr-i Ati Encümeni' nde bulunan Ali Canib gibi gençlerin çıkardıkları bu dergi, "Milli Edebiyat" deyimini ilk defa ortaya atarak, böyle bir edebiyat yaratma görevinide üzerine alır. Milli bir edebiyat yaratmak için, edebi dilin millileştirlmesinden başlayarak, "Yeni Lisan davasını ortaya atar. Genç Kalemler, ilk sayısından son sayısına kadar başmakalelerini temel hedefi "yazı dilini konuşma diline yaklaştırmak " ve böylece "yazı dili ve konuşma dili ikiliğini ortadan kaldırmak" olan "Yeni Lisan" meselesine ayrıldığı gibi, zaman zaman diğer sütunlarını dabu konu etrafındaki münakaşalara ayırmış, meseleyi tam bir ciddiyet ve ısrarla yürütmeye çalışmıştır.&lt;br /&gt;Edebiyat dilinin o zamana kadar tamamıyle Arapça ve Acemcenin hakimiyeti altında "yapma bir dil" olduğuna inanan gençler, Edebiyat- Cedide ve Fecr-i Ati üyelerini "dillerinin yabancılığından dolayı" şiddetle tenkit etmişler ve daha geniş halk kitlelerine hitab etmek imkanını sağlayacağı vee böylece medeni kalkınmaya da yardım edeceği için sadece edebi değil, aynı zamanda sosyal bir dava saydıkları "Yeni Lisan" davasının gerçekleştirilmesini şu işlemlere bağlamışlardır:&lt;br /&gt;1 - Arapça ve Farsça gramer kaidelerinin kullanılmaması ve bu kaidelerle yapılan tamlamaların - bazı istisnalarla - kaldırılması,&lt;br /&gt;2 - Arapça kelimelerin gramerce, asllarına göre değil, Türkçedeki kullanışlarına göre değerlendirilmesi,&lt;br /&gt;3 - Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılmaları,&lt;br /&gt;4 - Bütün Arapça ve Farsça kelimelerin kullanılmasına devam edilmesi,&lt;br /&gt;5 - Diğer Türk lehçelerinden kelime alınmaması,&lt;br /&gt;6 - Konuşmada İstanbul şivesinin esas tutulması.Yeni lisan hakkındaki düşüncelerini böylece belirten gençler, Tanzimat devrine kadar İran' ın ondan sonra Fransa' nın taklitçisi saydıkları Türk edebiyatının, artık "taklit safhasından çıkarak yaratma safhasına geçmesini" ve bunun içinde "Türk halkının hayatına yönelmesini" istiyorlardı. Ancak, bu yöneliş isteği roman, hikaye ve tiyetro ile ilgilidir. Bu türler, konularını ve kişilerini yarli hayattan almalıdırlar. Fakat tamamıyle "vicdani bir keyfiyet" olan şiir için böyle bir kayıda lüzum yoktur. Şiire tanıdıkları bu imtiyaz, onları, sanat anlayışında ikiliğe düşürmüş ve Edebiyat-ı Cedide ile Fecr-i Ati' nin ferdiyetçi sanat anlayışından tamamıyla ayrılmamıştır.Buna rağmen, Genç Kalemler' in edebiyat ve edebi dil anlayışları Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati mensublarınca büyük bir tepki ile karşılandı. Mehmed Rauf Hüseyin Cahid, Halid Ziya, Cenab Şahabeddin, Süleyman Nazif, Yakub Kadri ve Köprülü-zade Mehmed Fuad tarafından yapılan itirazlar, daha çok, "Yeni Lisan' ın bir edebiyat dili olmayıp ancak bilim dili olabileceği", sanat eserlerinin milletlerarası olması sebebi ile edebiyatın da milli olamayacağı ve Genç Kalemler'ce açıklanan Milli Edebiyat anlayışının "ırki bir karakter taşıdığı" noktalarında toplanıyordu.Bir yıldan fazla süren bu karşılıklı çekişmeler sırasında, Fecr-i Ati' den Hamdullah Subhi ile Celal Sahir de Yeni Lisan hareketini kabul ettiklerini bildirdiler. Genç Kalemler; bir yandan da, - düşüncelerini bizzat uygulamak maksadı ile - Yeni Lisan' da yazdıklarıyazıları yayımlıyor, aynı safhada, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerinden birinin bir şiiri ile Yeni Lisan' la yazılmış bir şiiri yan yana koyarak okuyuculara karşılaştırma imkanı da sağlamaya çalışıyorlardı. Bu yazılar arasında onların Milli Edebiyat anlayışına en uygun örnekler, Ömer Seyfettin' in hikayeleri ile Ziya Gökalp' in Demirtaş ve Gökalp imzaları ile yayımladığı bazı şiirleridir.Balkan Harbi yüzünden dergi 1912 Eylül' ünde kapandıktan sonra, yazarlarının büyük bir kısmı İstanbul' a göçerek yazılarını Türk Yurdu' nda ve diğer bazı dergilerde yayımlamaya devam ettiler. Milli Edebiyat Hareketi, yeni yazarların ve hatta kendisine önce muhalif olanların (Yakub Kadri, Köprülü-zade Mehmed, Refik Halid) ve yeni yetişen gençlerin de katılması ile kadrosunu ve tesirlerini hızla genişletti. Süleyman Nazif, Cenab Şahabeddin ve Ali Kemal' in şiddetle devam eden muhalefetlerine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti' nin ilanından önce, konuşma dili edebi dilin yerini tamamıyla almış, bu gayeye ulaşmak için Tanzimat' tan beri süren çabalar sonuçlanmış gibidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-54258309072946452?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/54258309072946452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=54258309072946452' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/54258309072946452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/54258309072946452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/gen-kalemlerde-milli-edebiyat.html' title='Genç Kalemler&apos;de Milli Edebiyat'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-97128808060130498</id><published>2008-02-10T05:31:00.001-08:00</published><updated>2008-02-10T05:32:49.698-08:00</updated><title type='text'>Sebk-i Hindi ve Yerlileşme Eğilimi</title><content type='html'>Sebk-i Hindi ve Yerlileşme Eğilimi&lt;br /&gt;Sebk-i Hindi, Hint tarzı, Hint biçemi demektir. Hindistan’da, Baburlu Hint-Türk hükümdarlarının saraylarında Farsça yazan ozanlarca geliştirilmiş, XVII. yüzyıl divan sanatçılarından Nef’i, Naili, Neşati, Nabi gibi ozanlar, bütünüyle bu akım içinde yer almamakla birlikte ondan etkilenmişlerdir. Böylece, Sebk-i Hindi’nin, "Bilmeceyi andıran karmaşık mazmun ve anlatımlar, hayal oyunları, güçlükle anlaşılır, beklenmedik ve alışılmamış benzetmeler, sentetik bir şiir dili" (Fahiz İz) olarak sıralanabilecek özellikleri, divan şiirinin kalıplarını kırmak yerine bu kalıplarla oynamak ustalığına yol açmıştır denilebilir. Bir bakıma bu, şiiri bütünüyle zihinsel çalışmanın ürünü yapıyor, çevreden, yaşamdan kopararak düşünceyle sınırlıyordu. Şiirde bilgece tutumun, atasözlerini kullanmanın, özdeyiş niteliği taşıyan dizeler düzmenin yaygınlaşması da bunun sonucudur. Yerlileşme eğilimini ise biçim ve öz açısından iki ayrı düzeyde ele almak gerekmektedir. Biçimde yerlilik, dilde, söyleyişte yabancı sözcüklerden kaçınmak, Türkçeye yönelmek olarak özetlenebilir. Türki-i Basit (Basit Türkçe) adı verilen bu akımın temsilcileri XVI. yüzyıl ozanlarından Tatavlalı Mahremi ile Edirneli Nazmi’dir. Nazmi’nin Basit Türkçe şiirleri 45.000 beyti aşan divanına serpiştirilmiştir. Fuat Köprülü, Nazmi’nin bu yoldaki şiirlerini seçip divan biçiminde yeniden düzenleyerek "Divan-ı Türki-i Basit" adıyla yayımlamıştır (1928). 285 manzumeyle 56 müfretten oluşan yapıttaki şiirlerin sanatsal değer taşıdığını söylemek güçtür.Konular divan şiirinin konularıdır, ölçü olarak da aruz kullanılıştır. Ama gerek sözcük dağarcığı, gerekse ad ve eylem bildiren sözcüklerin çekimleri bakımından bu şiirlerin değeri yadsınamayacağı gibi Arap-Fars etkisindeki divan şiirine bir tepki olduğu da gözden uzak tutulamaz. Ayrıca Türkçeye yöneliş, Nazmi’yi, halk şiirlerinde çokça görülen cinas örneklerine itmekle kalmamış, benzetmelerde yaşadığı çevreden, yaşamdan yararlanmasına da yol açmıştır. Yine de,&lt;br /&gt;"Yargılanmak umusun komayalım gel Nazmi&lt;br /&gt;Ki çalap kullarını suç ile yindek karamaz"&lt;br /&gt;benzeri, yabancı sözcükler kullanmadan, salt Türkçe şiirler yazılabileceğini de kanıtlamayı amaçlayan bu eğilim yaygınlık kazanamaz. Bunun nedeni, yalnız anılan ozanların güçsüzlüğünde değil, yetiştikleri çevrede, içinde bulundukları yazın ortamında, divan şiirinin dünyasından kopamayışlarında da aranmalıdır. XVIII. yüzyılın sonunda Nedim’le belirginlik kazanan yerlileşme eğilimi ise öze ilişkindir. Nedim’in divan şiirine yenilik getirdiğini söyleyenler, kalıpları kırdığını, bilinen mazmunlarla yetinmediğini, yaşamı yansıttığını, yalın, akıcı bir söyleyişi olduğunu; şiirlerinde neşe ve alayın, ten zevkinin dile getirildiğini söylerler. Ama ondan önceki divan şiirine bakıldığında, bu sayılanların hiç de yeni olmadığı görülür. Dahası Nedim’deki neşeyi ve alaycılığı Baki’de bile bulabiliriz. Hele Rumelili ozanlarda yerlilik, neredeyse genellenebilecek bir özelliktir. Kısacası Nedim’i gelenekten koparmak olası değildir. Ama onun şiirini, divan geleneği içine oturttuktan sonra "kendi içinde ele alacak olursak, onda kendisinden önce gelenlerden, hatta çağdaşlarından ayrılan, realite ile hepsinden başka ve çok daha sıcak bir şekilde kaynaşmış bir tarafın da bulunduğu görülür" (A.H. Tanpınar).Başka bir söyleyişle Nedim, dış dünyadan aldıklarını duyduğu gibi verir. İzlenimlerini ve gözlemlerini soyutlaştırarak bir süs biçiminde kullanmaz. Minyatürle resim arasındaki ayrım neyse, kendinden öncekilerle Nedim arasındaki ayrım da odur. Yeni mazmunları, yeni benzetme ve buluşları bir yana, divan yazınının ölü sevgilisini canlandırır. Onunla kendisi arasında öyle bir ilişki kurar ki, dünya dışı varlığın kıpırdadığı, soluk aldığı görülür. Asıl yeni olan da budur. Nesnelerle, genel anlamda dünyayla kurulan bağ, yaşama karşı takınılan tutum onu yeni yapar. Nedim’in şarkı biçimini yeniden canlandırması, bu biçimin en güzel örneklerini vermesi de bu tutuma bağlanmalıdır. Yansıttığı dünya ne ölçüde gerçekse, gerçekliğe yaklaşırsa; duyguları ne ölçüde içten ve yürekten geliyorsa, dili de o ölçüde gerçeğe yaklaşır. İstanbul Türkçesi’nin en güzel örnekleri sayılabilecek,&lt;br /&gt;"Sen böyle soğuk yerde niçin yatar uyursun&lt;br /&gt;Billahi döğer dur hele dayen seni görsün&lt;br /&gt;Dahı küçüceksin yalınız yatma üşürsün&lt;br /&gt;Serd oldu heva çıkma koyundan kuzucağım"&lt;br /&gt;benzeri yüzlerce dize buna örnek gösterilebilir. Ayrıca divanında rastlanan heceyle yazılmış bir türkü, tek örnek olsa da, kimi denemelere giriştiğini göstermesi açısından ilginçtirAma Nedim’in açtığı bu çığır da yaygınlık kazanamaz. Geleneğin dışına çıkamaz çünkü. Ardında onu hazırlayan ya da dayanabileceği yeni bir düşünce devinimi, kültürel bir birikim yoktur. Lale döneminin (1718-1730) ozanıdır ve dönemin Patrona Ayaklanmasıyla kapanması onun da sonu olur. Bir başka büyük ozanın, Şeyh Galip’in (1757-1799) Nedim öncesi şiirle bağlantı kurması ve Sebk-i Hindi’den etkilenmesi, onun şiirinin yanlış yorumlanmasına, salt uçarı özüyle ve dış görünüşüyle alınmasına yol açar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-97128808060130498?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/97128808060130498/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=97128808060130498' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/97128808060130498'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/97128808060130498'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/sebk-i-hindi-ve-yerlileme-eilimi.html' title='Sebk-i Hindi ve Yerlileşme Eğilimi'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-6762739015365633913</id><published>2008-02-10T05:28:00.001-08:00</published><updated>2008-02-10T05:30:54.279-08:00</updated><title type='text'>Fecr-i Ati Edeb. ve Beyannamesi</title><content type='html'>FECR-İ ATİ EDEBİYATI(1909-1913)Meşrutiyet sonrasının hemen tek edebî topluluğu olan Eecr-i Ati’yi tenkitçiler Servet-i Fünun gibi edebiyat mektebi olarak kabul etmezler. Hatta bir edebiyat grubu olarak isimlendirmekte bile tereddüt ederler. Fecr-i Ati topluluğunun doğuş sebebi nedir? Meşrutiyet devrinin siyasî karışıklığı arasında, sanatın, dolayısıyla edebiyatın tamamıyla ihmal edildiği söylenemez. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz iki yüz kadar periyodik içinde, doğrudan doğruya edebî olan yahut siyasî olup da sayfalarında ideoloji dışı bir edebiyata yer veren dergiler de vardır.Bunlar arasında Resimli Kitap, Aşiyan, Musavver Muhit, Şehbal, Hüsn ve Şiir, Rübab, Şiir ve Tefekkür, Musavver Eşref kaliteli edebiyat dergileri olarak zikredilebilir. Hatta Edebiyat-ı Cedîde yazarları dağılmış da olsa Servet-i Fünun dergisi bu yıllarda da sanat ve edebiyat özelliğim korumaktadır.Meşrutiyet'in daha ilk aylarında, basının bu derece politika arkasından koşmasından usanan ve sanat namına endişe duyan bir kısım- genç yazarlar bir edebiyat grubu etrafında toplanmaya karar verirler. 1909 yılının mart başlarında bu fikir olgunlaşır. Bir gazetenin idarehanesinde toplanan gençler. önce topluluklarının adını ararlar. Aralarında Ahmed Haşim'den geldiği anlaşılan ilk isim "Sinayi Emel’dir. “ideal zirvesi” manasına gelen bu başlık, grubun karakterini vermektedir. Daha sonra yine aynı. karakteri aksettiren başka bir isim üzerinde anlaşma sağlanır: Fecr-i Ati (Yarının Şafağı). Bu son ismi teklif eden Yakup .Kadri’dir. Başkanlığa da en yaşlı üye Faik Ali getirilir Topluluğun basında ilk görünmesi, bu toplantıdan beş gün sora Servet-i Fünun dergisinin 12 Mart 1909 sayılı nüshasındaki şu haberler olur:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Fecr-i Ati&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt; "Günümüz gençlerinden bazı aydınlar, genç üstad Faik Ali Bey’in edebi başkanlığında Fecr-i Ati adıyla bîr şiir ve düşünce heyeti kurmuşlardır. Gelecek için ümitlerle dolu olan edebiyatımızın ağır yürüyüşüne, vatanımızın ihtiyaç ve kabiliyetine yakışan bir bolluk ve gelişme akımı vermek üzere kurulan bu. heyetin tutacağı esas prensip şudur:“&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff9966;"&gt;Sanat şahsî ve muhteremdir.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; Ruhları şiir ve estetiğe karşı samimi bir bağlılıkla dolu olan bu gayretli gençler yakında sanatseverlik arzularının ve felsefelerinin yankısı olmak üzere Fecr-i Ati adıyla bir dergide yayımlayacaklardır”Bahsedilen dergi çıkarılamaz. Mensupları, başta Servet-i Fünun olmak üzere, kendilerine imkan tanıyan değişik dergilerde yazarlar. Gerek derginin çıkmayışına, gerekse faaliyetlerinin aksamasına, ilk toplantılarının hemen arkasında zuhur eden 31Mart vakasının sebep olduğu düşünülebilir. Grubun dağılışı katî olarak bilinmemekle beraber, oldukça ihtilaflı, münakaşalı geçen iki buçuk yılın sonunda artık Fecr-i Ati diye bir isimden bahsedilmemektedir.Fecr Ati topluluğu, ortaya koyduğu "sanat şahsî ve muhteremdir" prensibine genel olarak sadık kalmış, gerçekten de mensuplarının her biri "şahsî" bir yol tutmuş görünmektedir. Ferdiyetçiliği ön plana alan bir grubun, devrinin diğer grupları gibi toplu olarak hareket etmemeleri tabiidir. Kuruluş sebebi gibi, muhtemelen dağılış sebeplerinden biri de bu olmalıdır. Yani mensuplarını bağlayıcı bir prensibin olmaması. Bununla beraber toplu olarak Fecri Aticilerin, üzerinde birleştikleri bir metin vardır. Kuruluş tarihinden bir yıl sonra yayınlanan bu metin, edebiyat tarihimiz içinde beyanname (manifesto) karakteri taşıyan ve bu kadar kalabalık bir imza. topluluğu île umumî efkarın karşısına çıkan TEK örnek olması bakımından da önemlidir. 24 Şubat 1910 tarihi i Servet-i Fünun’da tam. sayfa olarak çıkan beyannamenin sadeleştirilmiş metni aşağıdadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;Fecr-i Ati Edebî Topluluğu Beyannamesî:&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar memleketimizde “edebiyat” kelimesinin kazandığı önemi ve ciddiyeti anlayan ve bu önemi halka anlatan -tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki- pek az kimse gelmiştir. Edebiyat tarihimizi incelersek en parlak devirlerde bile edebiyatın en geniş manasıyla anlaşılıp anlatılmadığını görürüz. Onun için bizde sanat ve edebiyat daima, boş vakitlerin güzel bir arkadaşı olmaktan pek fazla bir önem kazanmamış ve bunların, duyuların eğitilmesine hizmet ederek bir milletin ilerlemesine öncülük ettiği takdir edilememiştir. Geçmiş devirlerden ayrılıp asrımıza gelince yavaş yavaş bu anlayışın değişmeye uğradığını görürüz.Namık Kemal ve çağdaşları bir çok münasebetlerle bu konudaki fikirlerini söylemişlerdir. Kemal Bey’in ''Edebiyatsız millet dilsiz insan kabilindendir.” sözü meşhurdur.Fakat kamuoyunun, anlamamaktan ve anlamak için hiçbir yol gösterici bulamamaktan hasıl olan ilgisizliğine, böyle bir hamlenin deva olması elbette mümkün değildir. Bu zamana mahsus edebiyatların da bu hususta hizmeti görülmekle beraber Osmanlı kamuoyunun bu yol göstericiyi kati surette bulduğu tarih, itiraf etmeli kî Edebiyat-ı Cedîde’mizin genç ve faal zekalarının Servet-i Fünun sayfalarında edebî mekteplerini ilk kurdukları zamana, rastlar. Bu edebî topluluğun kurucuları o derginin sayfalarında çevresini aydınlatan ışıklı bir burç vazifesini görüyordu. Fakat hükümetin gittikçe Artan zulmü onların kalemlerine ilk sert ve ezici darbeyi vurdu.Bunlar, ilerde tekrar toplanmak ümidiyle hepsi dağılıp gittiler. Hürriyetin ilanı ile yeniden ışıklarının beklendiği zaman ise, pek az istisnası ile, onlar eski hayallerinin melîkesî o!an sanat ve edebiyata karşı bir ilgisizlik bulutuna bürünmüşlerdi. Bunu söylemekle bizden evvel gelenlere itiraz etmek arzusunda değiliz. Zira onların edebiyatımıza ettikleri hizmeti takdir etmemek her halde Kadirbilmezlik olur. Biz onlara geçmiş çalışmaları için teşekkür ile geleceğe gözlerimizi çevireceğiz.işte bu geleceğe bakmak azim ve niyetiyle Fecr-î Ati kuruluyor. Fecr-i Ati üyeleri kendilerine, herkesten çok edebiyat sever ve kararlı olmaktan fazla bir değer ve önem vermek cesaretini bulmamakla, beraber temelini attıkları kuruluşun bu ilim ve edebiyat çölünde yeşil bir gölgelik olmasını beklerken şimdilik Avrupa’da ki benzerlerinin küçük bir örneği, göstermeğe çalışacaklardır. Dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal ilimlerin gelişmesine hizmet etmek bir tarafa, şurada burada filizlenen kabiliyetleri, sinesinde toplayarak birlik ve beraberliğin doğuracağı kuvvetle gelişmeye, fikir çatışmalarının parlatacağı hakikat şimşeğiyle fikirleri aydınlatmaya çalışmak: işte ,Fecr-i Ati'nin karar ve niyetinin maksadı!Fecr-i Ati üyelerinin çalışmalarının meyvelerini ihtiva edecek bir kütüphane kurmak üzeredir. Edebiyat-ı Cedîde'nin parlak zekalarına da tanyeri olmak meziyetine sahip olan Servet-i Fünun dergisi eserleri yayınlayacaktır. Bundan başka memleketimizin duygu ve düşünce hayatinin gelişmesini temin edecek önemli batı eserlerini kendi üyelerine ve mükafatlı yarışmalarla dışarıdan seçilecek kişilere tercüme ettirmek halka açık konferanslar vererek halkın edebi zevkinin yükselmesine, bilgisinin sınırlarını genişletmeye çalışmak, Batı ülkelerindeki benzer kurumlarla ilişki kurarak memleketimizin edebî mahsullerini batıya, batının ışıklarını doğu ufuklarına nakledecek sağlam ve yüce bir köprü vazifesi görmek Fecr-i Ati'nin dilekleri arasındadır.Hazırlanan ve hükümete verilen nizamnamenin bir örneği yakında yayınlanacaktır. Aydınlarımızın bu hayırlı teşebbüsü teşvik ve takdir edici bir ifadeyle karşılayacağına eminiz. Çünkü acı bir itiraf olmakla beraber söylemekten çekinmeyiz ki memleketimizin ilme ve sanata ihtiyacı çok fazladır. Bu ihtiyacı telafi için atılacak en küçük adım kurtuluşa, yücelmeye doğru atılmış demektir.Ve bundan mahrum olmak aziz vatan için acı bir öksüzlüktür.Fecr-i Ati Edebî Topluluğu adınaKatibi Müfit RatibAhmed Samim-Ahmed Haşim-Emin Bülend-Emin Lami-Tahsin Nahid-Celal Sahir(Reis)-Cemil Süleyman-Hamdullah Subhi-Refik Halid-Şahabeddin Süleyman-Abdülhak Hayri-İzzet Melih-Ali Canip-Faik Ali-Fazıl Ahmed-Mehmed Behçet-Mehmed Rüştü-Köprülüzade Mehmed Fııad-Müfid Ratib-Yakub KadriBeyannamenin altındaki yirmi bir imzadan en yaşlısı (Faik Ali) 34, en gençleri (Abdülhak Hayri, Mehmed Behçet, Köprülüzade) 19 yaşındadır. Diğerleri 22-26 yaş arasındadır. Topluluğa daha sonra Süleyman Fehmi, İsmail Suphi, Nevin, İbrahim Alaaddin, Mehmed Ali Tevfik, Hasan Bedrettin gibi isimlerin de katılmasıyla Fecr-i Ati'nin zengin bir kadroya sahip olduğunu görüyoruz.Beyanname metnindeki ifadelerden, nasıl bir edebî görüşe veya edebiyatın bağlandığı bir dünya görüşüne, felsefeye sahip olduklarını anlamak mümkün değildir, ilk takdim haberindeki "sanatın şahsî oluşu"nun fildişi kulesine çekilmiş bir sanat anlayışı getirmediği, bu beyannamedeki eğitici karakterden anlaşılmaktadır. Sanat ve edebiyat, belki siyasete değil, fakat netice olarak millî gelişmeye hizmet edecektir. Bir diğer husus, topluluğun batılı manasıyla bir edebiyat derneği (kulübü) karakteri kazanmak istemesidir. Nihayet son paragrafta memleketin ilme ve sanata son. derece muhtaç olması ibaresi. politikaya bir tepki gibi görünmektedir. Fecr-i Atinin beyannamesinde, kendilerinden önceki Servet-ı Fünun grubuna saygılı bir dil kullanıldığı dikkati çeker. Edebiyatı gerçek bir sanat haline getirenler onlardır. Yalnız o devre de artık kapanmıştır. Şimdi gözlerimizi geleceğe, yani yeniliklere çevirmeliyiz. Böylece Edebiyat-ı Cedîdeciler gibi sanat ve estetiğe bağlı, fakat yeniliğe daha çok açık, bilhassa batı edebiyatını daha iyi tanıyan bir•grup oluşturmak isterler Fecr-ı Aticilerin kullandıkları edebî türler ve bağlı oldukları edebiyat ekolleri tam manasıyla ortak bir karakter göstermez. Batı edebiyatından, teorik olarak şiirde kısmen parnas mektebine,sembolist-empresyonist temayüllere bağlananlar olmuştur. Roman ve hikayede de genel olarak realist ve natüralist bir yol tuttular. Bu bakımdan Servet-i Fünunculardan fazla farklı olmadılar.Topluluğun şiirdeki temsilcileri Tahsin Nahid, Köprülüzade Mehmed Fuad, Faik Ali, Mehmed Behçet, Emin Bülend, Ahmed Haşim'dir. Mizahî alanda olmak şartıyla Fazıl Ahmed de Fecr-i Ati şairlerindendir. Bu şairlerin, topluluk dağılana kadar geçen birkaç yıl içinde yazdıkları şiirler de Edebiyat-ı Cedîde şiirini hatırlatır. Umumiyetle aşk ve tabiat temlerini kullandılar. Yaygın vezin aruzdur. Kendilerinden önce başlamış olan serbest müstezat örnekleri çoğaldı, giderek serbest nazım diyebileceğimiz bir şekle yöneldi.Yine aynı kısa zaman süresi şartıyle, roman ve hikaye alanında Refik Halid, Yakub Kadri, Cemil Süleyman ve izzet Melih yine Servet-i Fünun romanını hatırlatan konuları işlediler.Tiyatro türünde, aynı zamanda tiyatro tenkitçisi olan Müfid Ratib başta olmak üzere Tahsin Nahid, Şahabeddin Süleyman, Refik Halid. İzzet Melih, Ali Süha gibi isimler sayılabilir. Mehmet Behçet, ayrıca o yıllarda adına fantezi denilen bir çeşit mensur şiir örnekleri verdi.Fecr-i Ati gençlerinin gerek kendi aralarında, gerekse grubun dışındakilerle giriştikleri münakaşalar ve edebiyatın teorik bahisleri üzerine yazdıkları, genel olarak edebiyatımız, özellikle de aynı yıllarda gelişmeye başlayan Millî Edebiyat akımı üzerinde olumlu tesirler hasıl etmiştir. Bunlar arasında tenkid usulü üzerine Yakub Kadri'nin, Fazıl Ahmed'in, Celal Sahir'in; Türk ve batı edebiyatı hakkında Köprülü'nün, Yakub Kadri'nin, Celal Sahir’in, Ahmed Haşim'in, Tahsin Nahid'in, ŞahabeddinSüleyman’ın, Ahmed Samim'in ve Müfid Ratib'in makaleleri, devri içinde önemli meseleleri ortaya koydu. Ayrıca edebiyatın daha genel konularıyla sanat ve estetik üzerinde Köprülü'nün, Celal Sahir’in, Müfid Ratib'in, Şahabeddin Süleyman'ın, Yakub Kadri'nin, İzzet Melih'in, Tahsin Nahid'in, Fazıl Ahmed'in Emin Lami’nin, Ahmed Haşim'in, Refik Halid'in ve Ali Canib'in yazıları bilinmektedir.Devrin dergilerinden Servet-i Fünün, Resimli Kitap ve Rübab'da Fecr-i Ati yazarlarıyla diğerleri arasında zaman zaman sertleşen edebiyat tartışmaları da olmuştur Bunlardan bir kısmı, grubun sloganı olan “şahsî”lik ile çok yakından ilgili sanat-ahlak ve sanat-toplum ilişkileri gibi konularda cereyan etmiştir. Bir kısmı da sanatta taklit meselesi gibi doğrudan doğruya estetik konulara münhasır kalmıştır. Münakaşalardan biri de, Ahmed HAŞİM Köprülüzade., Hamdullah Subhi ve Yakub Kadri gibi Servet-i Fünun edebiyatına karşı çıkanlarla, Ali Canip ve eski bir Servet-i Fününcu olan Celal Sahir arasında geçen tartışma olmuştur.Topluluğun dil konusunda açık bir tutumu olmamıştır. Halbuki o yıllarda dilin sadeleşmesi meselesi yaygın bir polemik haline gelmişti. Fecr-i Aticiler bu konuya umumiyetle ilgisiz kalmışlardır.Münakaşanın başlangıcında Köprülüzade ve Şahabeddin Süleyman, bir edebiyat dili olarak yeni lisan hareketine karşı çıkmışlar, buna mukabil eski Servet-i Fünuncu Celal Sahir harekete taraftar görünmüştür.Bütün bu dağınık görünüşüne, mensuplarının belli bir fikir etrafında toplanamayışına, hatta grup olarak fazla verimli görünmemesine rağmen Fecr-i Ati topluluğu, Meşrutiyet devrinin siyasî kargaşalığı içinde, sanat ve edebiyat adına güçlü bir atılıştır. Grubun kalabalıklığı, beyannameleri, kurulamamış da olsa batıdaki örnekleri gibi bir sanat derneği olma teşebbüsleri, en azından pek çok aydının gözlerini edebiyat alanına çekmiştir. Yazarlarının çoğunun daha sonraki yıllarda farklı yollar tutmuş olmalarını da grubun aleyhinde değerlendirmek doğru değildir. Bu yazarların hemen hepsinin edebiyat tarihimizde az çok önemli yerleri olmuştur. Mehmed Behçet, Tahsin Nahid, Şahabeddin Süleyman ve Müfid Ratib başka bir edebî gruba girmemişlerdir. Esasen son ikisi Cumhuriyetten önce ölmüşlerdir. Fecr-i Ati grubunun dağılmasından sonra, bir kısmı savaş yıllarında, bir kısmı Cumhuriyet'ten sonra olmak üzere Fecr-i Ati mensuplarının bir çoğu Millî Edebiyat hareketine katıldılar. Katılmayanlar da hareketin dilde sadeleşme akımına çeşitli nispetlerde uydular.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-6762739015365633913?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/6762739015365633913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=6762739015365633913' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6762739015365633913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6762739015365633913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/fecr-i-ati-edeb-ve-beyannames.html' title='Fecr-i Ati Edeb. ve Beyannamesi'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-2501658468198728341</id><published>2008-02-10T05:25:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T05:27:55.715-08:00</updated><title type='text'>Hisarcılar</title><content type='html'>TÜrkİye'de Edebİ Akimlar(hİsarcilar)&lt;br /&gt;Hazırlıklarına 1949 yılı sonlarında, "eski şiirimizden, millî kültür ve edebiyatımızdan kopmadan yeni ve güzel bir şiir sergilemek, o yıllarda şi¬irimizi çıkmaza sokanlara ve yozlaştıranlara karşı çıkmak ve tavır almak'" parolasıyla başlanan Hisar dergisi, ilk sayısını 16 Mart 1950'de yayımlanmıştır.&lt;br /&gt;Yayın hayatını iki dönem halinde sürdüren Hisar dergisi, birinci yayın döneminde (Ocak 1957'ye kadar) 75; ikinci yayın döneminde de (Ocak 1964'ten Aralık 1980'e kadar) 202 olmak üzere toplam 277 sayı çıkmıştır.Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakan-lığı'nın dokuz dalda açtığı yarışmalarda, şiir dalında "Kuşlar ve İnsanlar" kitabıyla birincilik ödülünü kazanan Hisar’ın kurucu şairlerinden Mustafa Necati Karaer, derginin çıkış gerekçelerini şöyle anlatır:&lt;br /&gt;Garipçilerin başlattığı şiir akımının "yalana dolmaları" karın doğurmasa bile, şiirden nasibi olanları şiirden ve edebiyattan uzaklaştırıyor ve hareket devam ediyordu. Bu durum karşısında yapılacak tek iş, tek çare, inandığımız yolda bir edebî dergi çıkarmaktı. Öyle bir dergi ki, Türk şiirini yıkmak isteyenlerin karşısına bir kale gibi dikilsin, taklitçiliğe sapma¬dan millî kültürümüzden güç alsın ve "geçmiş'le "gelecek" arasında bir köprü olsun. İşte, kendi inançlarımız ve sanat an¬layışımız doğrultusunda bir fikir, sanat ve edebiyat dergisi çı¬karma kararımız, özetle belirtmeye çalıştığım ihtiyaçtan doğ¬muştur (1983: 41).&lt;br /&gt;Hisarcılar, derginin ilk sayısında yayımlanacak bir bildiriyle "neler yapacaklarını açıklamak" yerine, zaman içerisinde "neler yapacaklarını gösterme" nin daha doğru olacağına inan. 26 Aralık 1966'da Ankara Radyosu'nca hazırlanan bir programda derginin sanat anlayışını ve belli başlı ilkelerini ortaya koyan açıklama, derginin kuruluşundan 17 yıl sonra yapılır. Hisar’ın kuruluşunun, sorunlarının, dil anlayışının ve sanat ilkele¬rinin tanıtıldığı programa dergiyi temsilen Munis Faik Ozansoy, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Gültekin Sâmanoğlu ve Nevzat Yalçın katılmışlardır.&lt;br /&gt;"Radyoda Hisar Saati" programında açıklanan bu ilkeler, daha sonra Hisar dergisinin 113. ve 114. (Şubat, Mart 1967) sayılarında da topluluğun bir tür geciken bildirisi olarak dört madde halinde yayımlan¬mıştır:&lt;br /&gt;1. "Sanatçının Dili Yaşayan Dil Olmalıdır". Aksi takdirde, ister es¬ki, ister yeni olsun, ölü kelimelerden doğan her eser yeni nesilleri birbi¬rinden ayırır. Türk sanatına ve kültürüne olumlu katkıda bulunamaz.Bu ilkeyle ilgili olarak Hisarcıların, özellikle Birinci Yeni ve ikinci Yeni sanatçılarına yönelttikleri eleştiriler şöyle sıralanabilir: Ağza alınma¬yacak kadar kaba ve çirkin kelimeleri bol bol kullanmak, dil akışına uy¬mayan uydurma kelimeleri inatla ve ısrarla kullanmak, büyük harf-küçük harf kurallarına boş vermek, noktalama işaretlerini kaldırmak, cümle tek¬niğine kulak asmamak.&lt;br /&gt;2. "Sanatçı Bağımsız Olmalıdır". Zira, onun eseri, siyasî sistemlerin de, ekonomik doktrinlerin de propaganda aracı değildir.&lt;br /&gt;3. "Sanat Millî Olmalıdır". Çünkü kendi milletinden kopmuş b' sanatın milletlerarası bir değer kazanması beklenemez.&lt;br /&gt;4. "Sanatta Yenilik Asıldır". Ne var ki, bu yenilik arayışı eskinin ret ve inkârı şeklinde yorumlanmamalıdır. Dünden kuvvet alarak yarın da kolay kolay eskimeyecek bir yenilik anlayışı ilke edinilmiş; mutlaka ser¬best şekilli şiir yazmak, şiiri nesre ve hikâyeye yaklaştırmak, heceyi ve aruzu ölü vezinler olarak görmek gibi ısrarcı yaklaşımların doğru olmadığı savunulmuştur.&lt;br /&gt;Toplumcu Gerçekçi, Garip ve ikinci Yeni gibi şiir hareketlerini de açlığı ve sefaleti dile getirdikleri, gençliğin şehevî arzularını kamçıladıkları, amaçlı olarak aile ve diğer toplumsal kurumları hiçe saydıkları iddialarıyla eleştirmişlerdir.&lt;br /&gt;Hisarcılar, Türk şiirinde görülen yenilik hareketlerinde sanatçıların "dil, şekil ve konu" karşısındaki tutumlarını belirleyen iki kutup olduğunu savunurlar (bkz.: Karaer 1960: 37-38): Bu kutuplardan birini, her faklılaşma ve değişmeyi şiirde yenilik sayanlar oluştururken; diğerini de, -tek başına kendilerinin temsil ettiğine inandıkları- bu görüşün aksini iddia edenler oluşturmaktadırlar.Hisarcılara göre şiir dilinde yenilik; şiiri ölü kelimelerden ve terkip¬lerden kurtarıp sadeleştirmekle, dili basitliğe düşürmeden yaşayan halk diline göre geliştirmekle mümkündür. Uygarlığın ve kültür seviyesinin bir bakıma ölçüsü olarak gördükleri dili kısırlaştırmamak gerektiğine inanmış¬lar; ancak, masa başında kelime uydurulmasına da karşı çıkmışlardır. Ya¬bancı dillerden alındığı artık fark edilemeyen ve Türkçe karşılığı olmayan kelimelerin çekinilmeden kullanılması gerektiğini savunmuşlardır.&lt;br /&gt;Bu gruptaki şairler; vezin konusunda bir dayatmaya karşı olmuşlar, şiir olarak kalabildiği müddetçe aruzu da, heceyi de, serbest şekilli şiiri de kabul ettiklerini belirtmişlerdir. Şiirin şekil özellikleri yönüyle, aruzda ve hecede alışılmış kalıpların çerçevesinden kurtulup yeni söyleyişlere ulaş¬masını hedefleyen Hisarcılar, muhteva özellikleri yönüyle de, şiirin konu¬sunun sınırlandırılamayacağını, şiir feda edilmemek şartıyla her konunun işlenebileceğini savunmuşlardır. Zira sanatın her şeyden önce bir hürriyet meselesi olduğunu, ancak, dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir zaman mut¬lak hürriyet rüzgârı esmediğini belirterek, "hürriyet perdesi arkasında oy¬nanan maksatlı oyunlara pabuç bırakmayacaklarını" da her fırsatta dile getirmişlerdir.&lt;br /&gt;Hisarcılar, gecikmeli olarak ilân ettikleri bu ilkelere otuz yıllık yayın hayatı boyunca sıkı sıkıya bağlı kalmışlar ve kendilerini, diğer topluluklara karşı (toplumcu gerçekçiler, Birinci Yeniciler, Maviciler, İkinci Yeniciler) Türk şiirini ve dilini koruyan yegâne "kale" olarak görmüşlerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-2501658468198728341?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/2501658468198728341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=2501658468198728341' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2501658468198728341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2501658468198728341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/hisarclar.html' title='Hisarcılar'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-5194633649925074335</id><published>2008-02-10T05:17:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T05:18:54.911-08:00</updated><title type='text'>Tiyatro Türü</title><content type='html'>Tiyatro, sahne eseri (oyun), eserin oynanma sanatı ve oyunun oynandığı yer anlamlarına gelmektedir. Trajedi, komedi, dram gibi sahnelenme amacıyla kaleme alınan edebî türlerin hepsine birden tiyatro dendiği gibi, bu türlerde verilen eserlerin oyuncular tarafından sahnede canlandırılması sanatına ve sahnelenme mekânına da tiyatro denmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro, dış gerçeklikte yaşanılan bireysel ve sosyal hayatın küçük bir minyatürünün yeniden kurgulanarak, belirlenen yer ve zamanda, belli bir amaca uygun olarak yeniden yaşatılması sanatıdır. Bir diğer ifadeyle dramatik bir tür olarak, İnsanların bireysel ve sosyal hayatlarıyla ilgili olay ve olguları gerçeğe uygun olarak kurmaca canlı bir yaşantı halinde sahnelenmesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı anlamda tiyatro, Türkiye’ye ilk olarak Tanzimat döneminde girmiştir. Türkiye’de batılı anlamda ilk tiyatro eseri Şinasi ‘nin Şair Evlenmesi (1859)’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatronun iki anlamı vardır: Birincisi, dram, komedi, vodvil gibi yazılı eserin oynandığı yer; ikincisi, bu eserleri sahnede oynama sanatı. Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı olarak da kullanılmaktadır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro eserlerinde hem yazarın hem de oyuncuların izleyenler üzerinde etkisi çoktur. Sanatlı yazı türleri içinde yazımı en zor olanı, izleyiciye ulaşmak için en çok emek isteyeni tiyatrodur. Öykü ya da roman yazarı gibi tiyatro yazarı da yaşanmış ya da yaşanabilecek olayları anlatır, fakat oynanmak için yazar. &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-tiyatro-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Tiyatro&lt;/a&gt; eserinin bir okuyucu kitlesi vardır, bir de izleyici kitlesi vardır. Güzel sanatlar içinde en canlı olanıdır, çünkü edebiyat, konuşma, haretet, müzik, dans, mimarlık, giyim ve makyaj gibi güzel sanatların birçoğu tiyatroda buluşur. Yönetmenin topladığı bu güçlü ekip ilk günden, son sahneye dek ortak ilkelerle çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-tiyatro-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Tiyatro&lt;/a&gt;nun doğuş nedeninin yine dini amaçlı olduğu sanılmaktadır. En eski tapınma eylemlerinin, zaman içerisinde değişerek ve gelişerek, gerçek yaşama benzetilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bir başka teze göre; konuşmanın çok ilkel, sınırlı olduğu dönemlerde, insanların birbirberiyle anlaşmak için olayları yinelemeye çalışarak aktarma yöntemlerinden doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu işleyişi bakımından üç türlü tiyatro eseri vardır. Birincisi kurallı bir anlatımı olan, izleyicide acıma ve korku uyandıran tragedi, ikincisi olayların gülünç yanlarını ortaya koyan komedi , üçüncüsü yaşamı hem acıklı hem de güldürücü olayları ile olduğu gibi aktaran dramdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro yazarı, okuyucuya yaşamdan bir sanal kesit sunmakla kalmaz, olayları oyuna dönüştürerek sanallığını sahnede de sürdürür. Yapı olarak sanki iç içe birçok öyküden kurulmuştur. Eser, hem görme hem duyma duyularını etkileyerek iletisine anında tepki alır. Uzun plânlı yazılardır. Tiyatro eseri; yazar, oyuncu, sahne, izleyici dörtgenine göre yazılır. Bunun için tiyatro eserleri hem söz hem eylem sanatıdır. Tiyatro eserinin okuyucu kitlesinden çok izleyici kitlesi vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana sınıfından üniversiteye kadar bütün öğretim kurumlarında öğrencilere duygu eğitimi verebilmek, toplum kurallarını ö ğretmek, toplu çalışma alışkanlıklarını geliştirmek için en iyi yol tiyatro çalışmalarıdır. Bu yüzden oyun, monolog, skeç, gibi uygulamalar sergilenir.&lt;br /&gt;Tiyatronun ögeleri; kişiler, olay ya da durum, yer, zaman, oyuncular, izleyicilerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•&lt;strong&gt; Kişiler:&lt;/strong&gt; Tiyatro eserinde kişi sayısı konuya göre değişir. Tiyatronun konusu olan olay, bir kişinin ya da grubun başından geçer. Kişiler olayla ilgilerine göre; birinci derecede ve ikinci derecede önemli kişiler diye ikiye ayrılır. Tiyatro yazarı kişileri doğal ve toplumsal çevre içinde verir; onları çevresinden soyutlamaz. Tip ya da karekterler çizer. Yazar, kişilerin giyimkuşam bilgilerini eserinin başında betimlemeyle verir. Kimi tiyatro eserlerinde olay hayvanların başından geçmiş gibi gösterilir. Bu kez oyuncular hayvanların rolünü oynamaya çalışırlar. Bu eserlerdeki ikinci dereceden kişiler içinde yine hem insan hem de hayvan bulunabilir. Tiyatro eserinde kimi zaman bir de anlatıcı kişi bulunur. Bu kişi anlatıcı rolüyle ara ara sahneye çıkarak olayların gelişmesi üzerinde bilgiler verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Olay ya da Durum:&lt;/strong&gt; Tiyatro hem söz hem eylem sanatıdır. Tiyatro eserini oluşturan diğer ögeler bu iki niteliğe göre biçimlenir. İnsan başına gelebilecek her türlü olay, insanın karşılaşabileceği her durum tiyatro eserinin konusu olabilir. Konu, kahramanının kendisiyle ya da çevresiyle çatışmasından doğar. Oyun yine kahramanın eyleme dönüşmüş beğenme, istek, özlem, tutku, öfke,korku… gibi duygularından, destek alarak gelişir, sonuca ulaşır. Tiyatro eserinde olay plânı üç bölümdür: Serim, düğüm, çözüm. Bunlar genellikle iki perde olarak sunulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Serim:&lt;/strong&gt; Oyundaki olaya giriştir. Oyunun en önemli bölümüdür. İzleyiciler bu bölümde olayın geçtiği yer ile kişiler hakkında bilgi sahibi olurlar. Kişinin kendisiyle ve çevresiyle yaşadığı çatışma sergilenir. İzleyici düğüm noktasına hazır duruma getirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Düğüm :&lt;/strong&gt; Oyunda duygu çatışmalarının yoğunlaştığı, dolaşık olayların üst üste geldiği, çıkmazların sergilendiği bölümdür. İzleyicinin merakı bu bölümde doruğa ulaşırken, olay kahramanları karar sürecini yaşarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çözüm&lt;/strong&gt; : Oyunun bitiş bölümüdür. Son bir olay ile oyun bitirilir. Bu bölümde izleyicilerin kafasındaki bütün soru işaretleri cevabını bulmalıdır. İzleyici üzerindeki son etki çok önemli olduğu için çözüm bölümü ya bir sürprizle ya bir konuşmayla ya da etkili bir cümle ile bitirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Yer:&lt;/strong&gt; Tiyatro eserinde olayın geçtiği yer sahnede dekor ile canlandırılır. Dekor, çevreyi sahnede canlandıran eşya ve nesnelerin bütünüdür. Konunun gerektirdiği biçimde, sahnede oyuncunun dekor gereği kullandığı eşyalara aksesuar denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Zaman:&lt;/strong&gt; Tiyatro eserinde zamanın veriliş biçimi yazarın isteğine bağlıdır.Yazar; kronolojik zaman, düğümden başlatılan zaman, sonuçtan başlatılan zaman,.düzensiz zaman anlatımlarından birini seçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Oyuncular:&lt;/strong&gt; Tiyatro eserinin en önemli özelliği dramatik yapısının olmasıdır. Olaylar sahnede canlandırılacak özellikte yazılır. Bu olayları sahnede canlandırmaya rol yapma denir. Rol yapan erkek ise aktör, bayan ise aktris denir. Günümüzde her ikisi için de oyuncu terimi daha çok kullanılmaktadır. Oyuncular canlandırdıkları kişiliğe uymak için makyaj yaparlar. Rollerine uygun kostüm giyerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• İzleyiciler:&lt;/strong&gt; Tiyatroda izyeyici çok önemlidir. İzleyicisi olmayacak tiyatroyu yazmaya da oynamaya da gerek yoktur. Tiyatronun başarısı izleyicisiyle ölçülür. İzleyici olmanın getirdiği sorumluluklar vardır, her izleyici bunları bilmelidir. İzleyici olmak , bilet parasını vererek sahnenin karşısına oturmaktan öte bir şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro izleyicisi, oyun başlamadan yerine oturmuş olmalıdır. Oyun bitmeden ayrılmamalıdır. Oyun sırasında yanındaki ile konuşarak, kabuklu yemiş yiyerek çevresini rahatsız etmemelidir. Alkışı gerekli yerlerde yapmalıdır. Çok sık alkış sahnedeki oyuncuları rahatsız eder. Oyun bitince alkışlamak en iyisidir. Önündekini, arkasındakini rahatsız edecek biçimde oturmamalıdır.Tiyatro eserinde kullanılan anlatım yolları nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro eserinde, anlatım baştan sona karşılıklı konuşmadır. Betimleme daha çok yer, dekor, karakter tasvirlerinin yapıldığı perde başlarında ya da parantez içlerinde yapılır. Karşılıklı konuşmalar arasında parantez içinde kısaca betimleme yapılır. Açıklama ve tartışma kişilerin konuşmalarının içine yerleştirilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro eserinin yazımında diğer yazı türleri de kullanılmaktadır. Öykü ve romanlar tiyatro eseri gibi yeniden yazılarak sahnelenebilir. Sözgelimi günlük, anı, mektup gibi yazı türlerinden biriyle yazılabileceği gibi, birkaçının karması biçiminde de yazılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro eserini yazmak için söz ustalığının yanısıra sahne tekniğini de bilmek gerekir; çünkü söz ile hareketin uyumlu olması önemlidir. Yazar yalnız toplumu ve olayları gözlemez, tiyatro dünyasını da gözler. Eserini döneminin sahne olanaklarını göz önünde bulundurarak yazar. Tiyatro eseri yazmanın bir iki teknik bilgi dı şında pek kuralı da yoktur, denilebilir. Artık yazarlar kendi kurallarının, kural koyucusudurlar. Yalnız, tiyatro yazarı tiplemelerini gerçeğe uygun yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro eserinin belirleyici özellikleri nelerdir?• Olay plânlı yazılardır.• Olay, konuşmaya dayalı olarak aktarılır.• Yazar anlattığı olayları dekoru, kostümü, aksesuarı bir mantık çerçevesinde birleştirebilmelidir.• Tiyatro eserleri konuşma diline en yakın eserlerdir. Bu nedenle uzun cümle kullanılmamalıdır.&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-5194633649925074335?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/5194633649925074335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=5194633649925074335' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5194633649925074335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5194633649925074335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/tiyatro-tr.html' title='Tiyatro Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8080106462680239076</id><published>2008-02-10T05:11:00.001-08:00</published><updated>2008-02-10T05:17:10.860-08:00</updated><title type='text'>Roman Türü</title><content type='html'>İnsan ya da insan topluluklarının başlarından geçmiş ya da geçmesi muhtemel olan sosyal, siyasî, psikolojik, ekonomik, askerî vb. olayların belli bir sisteme bağlı bütünlük içinde anlatıldığı hacimli, olay anlatımına dayalı metinlere &lt;span style="color:#ff6666;"&gt;roman&lt;/span&gt; denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal, hikâye ve efsane gibi geleneksel anlatı türlerinden farklı olarak batılı ro¬man kavramı ilk olarak Tanzimat döneminde görülmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/"&gt;Türk romanı&lt;/a&gt; Tanzimattan günümüze kadar düzyazı dili ve üslûbu bakımından başlıca iki ana kola ayrılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;a.&lt;/strong&gt; Namık Kemal‘in öncülüğünü yaptığı, Halit Ziya, Yakup Kadri, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay gibi yazarların sürdürdüğü sanatkârane üslûp çığırı. Bu tarzda yazılmış romanlar, belli bir eğitim ve kültür düzeyine sahip okuyuculara hitap ederler. Ayrıca dil ve üslûbu derinlikli fikir, duygu ve hayallerin ifade aracıdırlar. Bazı bakımlardan bu romanları süslü nesir türüne sokabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;b.&lt;/strong&gt; Ahmet Mithat‘ın başlattığı, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Ercüment Ekrem, Güzide Sabri, Cahit Uçuk, Turhan Tan, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Ahmed Günbay Yıldız gibi yazarların devam ettirdiği popüler &lt;a href="http://turkceyasam.blogcu.com/"&gt;roman&lt;/a&gt; çığırı. Bu tür romanlar genellikle sade düzyazı üslûbuyla yazılmış olup, geniş halk kitlelerinin kolayca okuyup anlayabileceği türden eserlerdir.&lt;br /&gt;Edebi Türler(Roman)&lt;br /&gt;Belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tanımlanması en zor edebi türdür. Gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir. Bunun bir nedeni romanın tarihsel koşullara bağlı olması, diğer nedeni ise yazarına geniş bir özgürlük ve deney alanı bırakmasındandır. Romanın ataları arasında nesirsel özellikler taşıyan Petronius’un Satyricon (1’inci yüzyıl) ve Apuleius’un Metamorphoseon’u (2’nci yüzyıl) gösterilir.Roman düzyazıyla yazılır. Anlatılan olaylar kahramanlık öyküleri değil, sıradan insanların günlük yaşantılarıdır. Anlatılan olaylar, saraylar ve savaş alanları gibi destansı mekanlarda değil, sokaklar, evler, meyhaneler gibi sıradan mekanlarda geçer. Olaylara yön veren tanrılar değil, kişilerin kendi tutum, davranış, duygu ve düşünceleridir. Kullanılan dil, nazım türlerinde olduğu gibi ağdalı değil günlük ve sıradandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman tarihe en bağlı edebiyat türüdür. Toplumsal, politik olaylar gelişmelerle de yakın ilişkidedir. Romanın tarihe bağlı oluşu, çok köklü bir geçmişi olmayan yeni bir sınıfın, yani burjuvazinin kendine tarih içinde bir geçmiş, şimdi ve gelecek kurma çabasından doğmuş olmasında yatar. 18. yüzyıl romanlarının çoğu, burjuvazinin aristokrasiye karşı mücadelesinde kullanılmak üzere kaleme alınmış metinler gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/roman-edebi-turler/"&gt;Roman&lt;/a&gt;, işte bu nedenle, felsefe ve sanattan boş inançları kovmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği geçirmek isteyen bir kültürel dönüşümün ürünüdür. Bu nedenle toplumların gelişimine, yani tarihe kopmaz biçimde bağlıdır. İnsanı, öncelikle toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Roman türleri&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanlar konu, üslup, yazıldığı dönem bakımından çeşitli türlere ayrılabilir.&lt;br /&gt;Üslup bakımından “romantik roman”, “gerçekçi roman”, “doğalcı roman”, “estetik roman”, “izlenimci roman”, “dışavurumcu roman”, “yeni roman” türleri sayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romantik roman:&lt;br /&gt;Kişilerin duygularını, arzularını, düşüncelerini yalnızca kendilerine ait, içten gelen doğal ve gerçek olgular gibi görür. Örneğin Sir Walter Scott’un tarihsel romanları, Jean Jack Rousseau’nun eserleri ve Goethe’nin Genç Verther’in Acıları romanı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekçi roman:&lt;br /&gt;Romantik romandan ayrı olarak kuru ve kuşkucu bir anlatım ve düşünce yapısı taşır. Balzac ve Stendhal’in romanları bu üsluptadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğalcı roman:&lt;br /&gt;Üslup bakımından gerçekçi romana benzer. Olanın olduğu gibi yazılmasını öngörür. Emile Zola ve Maupassant romanları doğalcı romanlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Estetik roman:&lt;br /&gt;Belli biçim ve anlatım kaygıları ile yazılmış romanlardır. Gustave Flaubert estetik romanın en önemli yazarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzlenimci roman:&lt;br /&gt;Diğer üsluplardan ayrı olarak eşyanın ve dış olayların kendi nesnel gerçeklikleriyle insanların bunları algılama biçimleri arasındaki farkları ortaya çıkarmaya yönelir. Yani dış gerçeklerden çok, duyu ve duygulara, iç yaşantının betimlenmesine öncelik verir. Ford Madox Ford’un romanları izlenimciliğin en sistemli ürünleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışavurumcu roman:&lt;br /&gt; 20. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Dışavurumculuk toplumsal kimliklerin reddedilmesi ve insan yaşamını belirleyen toplum karşıtı ya da uygarlık karşıtı güçlerin öne çıkarılmasıyla belirlenir. Dışavurumculuk, şiddetli, fırtınalı ve tanımsız duyguları vurgulamasıyla, abartma, karikatürleştirme, çarpıtma ve soyutlama tekniklerinden yararlanmasıyla bir tür “yeni romantizm” olarak da değerlendirilir. Dostoyevski, Kafka, Beckett ve Brecth’in romanları bu türün örneklerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni roman:&lt;br /&gt;Aslında dışavurumculuğun izlerini taşır. Özellikle 1930 sonrasında ilk örnekleri görülmeye başlandı. Kendisinden önceki akımlardan hiçbirine benzemeyen, yazma deneyini, hatta romanın olanaksızlığını romanın asıl konusu haline getiren romanlardır. Yeni roman, yazma eyleminin kendisini sorgulamaya yönelir. Alain Robbe-Grillet, Michel Butor, Claude Simon, Philippe Soller, Julio Cortazar gibi yazarlar bunu denemişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Konusu bakımından&lt;/strong&gt; roman “tarihsel roman”, “pikaresk roman”, “duygusal roman”, “gotik roman”, “ruhbilimsel roman”, “töre romanı”, “oluşum romanı” türlerine ayrılır.&lt;br /&gt;Tarihsel roman:&lt;br /&gt; Uzak bir geçmişte yaşanan olayları konu alır. Ama tarihten daha derinlerde yatan insanla ilgili daha evresel bir gerçeği araştırmak amacıyla da yazılmış olabililer. Tarihi romanların örnekleri arasında Walter Scott’un romanlarını, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ını, Stendhal’in Parma Manastarı’nı sayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pikaresk roman:&lt;br /&gt; İsmini, İspanyolca alt tabakadan serüvenci ya da serseri anlamına gelen sözcükten alır. Çoğunlukla ahlaksız, rezil bir kahramanın başıboş gezginlik yaşamında yaşadığı olayları gevşek ve rahat bir üslupla anlatır. Bu türün önemli örnekleri arasında Lesage’nin Gil Blas de Santilane’ın Serüvenleri, Defoe’nun Talihli Metres’i, Thomas Mann’ın Dolandırıcı Felix Krull’un İtirafları’nı sayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusal roman:&lt;br /&gt; İnsanın duygusal yaşamını yüksek ve özenli bir üslupla betimleyen romanlardır. Bazen bu türde yazarın kendi duygularıyla, okurun duygularını sömürmesi ön plana çıkar. Laurence Sterne’in Fransa ve İtalya’da Hissi Seyahat adlı eseri, Rousseau’nun romanları, Madame de La Fayette’in Prenses de Cleves’i bu türe örnek gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gotik roman:&lt;br /&gt;Gotik roman, İngiliz ve Amerikan romancılığına özgü bir türdür. 18. yüzyılın akılcılığına karşı çıkan bir türdür. Karanlık, korkutucu, çılgınlıklarla dolu bir ortamda geçen kanlı, şeytani, büyülü olayları konu alır. Horace Walpole’un Otranto Şatosu, Mary Shelley’in Frankenstein adlı romanları bu türün örnekleridir. Gotik romanın günümüzdeki uzantıları bilimkurgu ve fantastik roman olarak gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhbilimsel roman:&lt;br /&gt; Kişilerin ruhsal durumlarını ayrıntılarıyla çözümlemeye çalışan romanlardır. Daha serinkanlı ve denetimli oluşuyla duygusal romandan ayrılır. Abbe Prevost’un Manon Lasko adlı eseriyla Fransız edebiyatında açılan psikolojik roman çığırı diğer ülke romancılarını da etkilemiştir. Paul Bourget’in romanları da bu türe örnektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Töre romanı:&lt;br /&gt; İnsanların en dolaysız biçimde toplumsal olan davranışlarını, adetlerini, geleneklerini ön plana çıkarır. Moda, yaygın konuşma ve ifade biçimleri, toplu olarak yapılan her şey bu tür romanların konusunu oluşturur. Toplumun derin yapısından çok, yüzeysel görüntüleriyle ilgilenir. En tipik temsilcileri olarak Arnold Bennet ve Evelyn Waugh’tur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;color:#ff6666;"&gt;&lt;strong&gt;Türk edebiyatında roman&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatına roman Fransızca’dan yapılan çevrilerle girdi. Bu çevirilerden ilki Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan yaptığı Terceme-i Telemak’tır. Daha sonra adı bilinmeyen bir çevirici Victor Hugo’nun ünlü romanı Sefiler’i (Les Miserables) çevirdi. 1860-1880 yıları arasında başta Fransız yazarlar olmak üzere bir çok Batılı yazarın eseri Türkçe’ye çevrildi. İlk Türk romanı Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat adlı eseridir. Sami’den sonra Ahmed Mithad romanlarıyla Türk romanının gelişmesine katkıda bulundu. Türk romanı asıl Tanzimat döneminde gelişti. Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası yeni teknikler kullanılan Batılı anlamda türüne en yakın ilk Türk romanıdır. Servet-i Fünun edebiyatı döneminde ilk usta romanlar ve usta yazarlar kendilerini gösterdi. “Sanat sanat içindir” tezini savunan bu yazarlar aşk ve acıma gibi konuları işledi. Halid Ziya Uşaklıgil bu dönemin en önemli romancısı sayılır. Aşk-ı Memnu (1925) adlı romanı günümüzde de en başarılı Türk romanlarından biridir. 1910’dan sonra milli duyguların ağır basmasıyla birlikte “Genç Kalemler” dergisi çevresinde Türkçülük akımı gelişti. Milli romanların yazılması bu dönemde başladı. Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanları bu dönemin örneklerindendir. Cumhuriyet döneminde çağdaş Türk romanı ortaya çıktı. Toplumsal ve sosyal gelişmeleri konu alan romanlar yazıldı. Köy ve kent romanları ayrımı da bu dönemle ilgilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Roman_%28edebiyat%29"&gt;Wikipedia&lt;/a&gt;‘nın Tanımı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman, insanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini inceleyen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, kurmaca veya gerçek olaylara dayanan uzun edebî türe ve bu türde yazılmış eserlere denir. Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir.&lt;br /&gt;Roman belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.&lt;br /&gt;Tanımlanması zor bir edebi türdür. Gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir.&lt;br /&gt;Roman düzyazıyla yazılır. Anlatılan olaylar kahramanlık öyküleri değil, sıradan insanların günlük yaşantılarıdır. Anlatılan olaylar, saraylar ve savaş alanları gibi destansı mekanlarda değil, sokaklar, evler, meyhaneler gibi sıradan mekanlarda geçer. Kullanılan dil, nazım türlerinde olduğu gibi ağdalı değil günlük ve sıradandır.&lt;br /&gt;Roman tarihe en bağlı edebiyat türüdür. Toplumsal, politik olaylar gelişmelerle de yakın ilişkidedir.&lt;br /&gt;Roman, felsefe ve sanattan boş inançları kovmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği geçirmek isteyen bir kültürel dönüşümün ürünüdür. Bu nedenle toplumların gelişimine, yani tarihe kopmaz biçimde bağlıdır. İnsanı, öncelikle toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/roman-edebi-turler/"&gt;http://www.bilgicik.com/yazi/roman-edebi-turler/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8080106462680239076?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8080106462680239076/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8080106462680239076' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8080106462680239076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8080106462680239076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/roman-tr.html' title='Roman Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-5439734967362812106</id><published>2008-02-10T05:09:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T05:11:00.222-08:00</updated><title type='text'>Röportaj Türü</title><content type='html'>Röportaj, gazete ve dergilerde yayımlanın yazı türlerinden biridir. Öğretici yazı türüdür. Bir olay, bir durum; yerinde gezip görülerek, olayla ya da durumla ilgili değişik kişilerle konuşularak, soruşturularak yazılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj hem gezi yazılarının hem makalenin özelliklerini taşır. Makale gibi dayandığı sağlam bir düşünceyi, bir tez vardır. Yazar; sorunu yerinde inceleyerek, gezip görerek, halkla, varsa mağdurla ve yetkili kişilerle konuşarak; fotoğraf, belge, istatistik bilgiler… gibi bilgilerle destekleyerek okuyucunun bilgisine sunar. En çok kamuoyu toplayan gazete yazısıdır. Çok yönlü anlatım olanakları vardır. Bu yönüyle diğer düşünce yazılarından zengindir. Uzunluğu çoğu zaman makaleden çoktur. Bazen bir röportaj yazısı gazetenin iç sayfalarından birinde dizi halinde günlerce yayınlanır. Okuyucunun sıkılmadan, merakla, okuduğu bir yazı bir türüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj yazmak çok önemlidir. Bu nedenle de röportaj yazarının toplumsal sorumluluğu diğer yazarlardan daha çoktur. &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-roportaj-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Röportaj&lt;/a&gt; yazarlığı ayrı bir ustalığı ve yan alan becerilerini gerektirir. Yazar evindeki köşesine çekilip yazmaz yazdıklarını. Röportaj yazarı eline ayağına çabuk olmak zorundadır. Yazar bir yandan evinde çalışırken bir yandan kütüphanede, arşivde, devlet dairesinde, iş yerlerinde araştırma yapacak; diğer yandan da olay yerinde incelemeler yapacaktır. Hem fotoğrafçı titizliği ile çalışacak; hem de yerine göre kimi zaman sevecenlikle, kimi zaman ısrarlı ama hiçbir zaman sırnaşık ve terbiyesiz olmadan, haddini bilerek, insan haklarını da çiğnemeden soruşturma yapacaktır. Bütün bunların yanında röportaj yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportaj türünün belirleyici özellikleri nelerdir?&lt;br /&gt;• Röportaj da düşünsel plânla yazılır.&lt;br /&gt;• İşlenen konu; toplumsal, sanatsal olay ya da olgu olmalıdır.&lt;br /&gt;• Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.&lt;br /&gt;• Röportaj yazarı; açıklayıcı anlatım, öyküleyici anlatım, betimleyici anlatım ve tartışmalı anlatım gibi bütün anlatım yollarından yararlanır. Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden de yararlanmalıdır.&lt;br /&gt;• Röportaj yazıları zamanla tarihsel belge olabilir.&lt;br /&gt;• Fotoğraf ya da belge kullanılabilir.Bazı &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-roportaj-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;röportaj&lt;/a&gt;lar, yüz yüze yapılabildiği gibi bazısı da yazılı soruların verilip cevapların daha sonra yazılı olarak alınması şeklinde de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Röportajlar genellikle sorucevap tarzında olur. Ancak bazı yazarlar röportajı hikâye kurgusu ve üslûbu içinde vermeyi tercih ederler. Metin içerisinde kendi duygu, düşünce ve izlenimlerini de aktarırlar. Çoğu röportaj, gezi yazısıyla iç içe sunulmaktadır. Gazeteciler, ülke içinde başka şehir ya da ülke dışında başka ülkelere gazetecilik çalışması için gittiklerinde oralarda yaptıkları röportajları ve gezi izlenimlerini birlikte, aynı kurgu içinde kaleme almaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatında röportaj türünün ilk örneklerini Evliya Çelebi vermiştir. Modern anlamda ise Ruşen Eşref Ünaydın’ın Diyorlar ki (1918); adlı çalışması bu türde verilmiş ilk örnek arasındadır. Bunun dışında diğer bazı röportajlar şunlardır: Hikmet Feridun Es, Bugün de Diyorlar ki (1932), Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar (1960); Gavsi Ozansoy, 40 Yıl Sonra Diyorlar ki (1962); Tahir Kutsi, İç Göç (1964); Halil Aytekin, Doğuda Kıtlık Vardı (1965); Abdi İpekçi, Liderler Diyor ki (1969); Yaşar Kemal, Bu Diyar Baştan Başa (1971); Fikret Otyam, Gide Gide 10 (1969); Yaşar Nabi Nayır, Edebiyatçılarımız Konuşuyor (1976, konuşmalar değişik kişiler tarafından yapılmıştır.); İsmail Parlatırİnci Enginün Orhan Okay Zeynep Kerman Kâzım Yetiş Necat Birinci, Röportajlar (1997).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye gazetelerinde röportaj çalışmaları yayımlanan başlıca gazeteciler arasında şunları sayabiliriz: Fikret Otyam, Yaşar Kemal, Vasfiye Özkoçak, Füsun Özbilgen, Leyla Umar, Nuriye Akman, Ayşe Arman, Fehmi Koru, Yazgülü Aldoğan, Hüsamettin Aslan.Aşağıda Haldun Taner’le yapılan bir röportajı görüyorsunuz:Keşanlı Ali Destanı’nı yazmaya sizi neler zorladı?Her &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-ani-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;yazarın&lt;/a&gt; bazı sevgili temaları oluyor. Mitosların kulis arkasını deşmek de beni en çok saran temalardan biri. Lûtfen Dokunmayın tarih plânında bir Baltacı hiyaneti efsanesinin tartışmasını yapıyordu. Keşanlı Ali Destanı ise gecekondu ortamında bir kahramanlık mitosunun parodisini yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oyununuzu alışılmış müzikallerden ayıran özellikler neler?Alışılmışlıktan kastiniz Amerikan modeli müzikallerse, hemen söyliyeyim ki, bu tarza karşı ne ilgim, ne de sempatim var. İlerde olacağını da hiç sanmam. Biz bambaşka bir yolun yolcusuyuz. Keşanlı Ali Destanı ile yepyeni bir halk tiyatrosu üslûbuna gitmeyi deniyoruz. Amacımız akşam yemeğinden sonra hazmı kolaylaştıran bir eğlence sağlamak değil. Söyleyeceğini güldürü kılığında söyleyen, seyirciyi tedirgin eden aktif bir uyarı tiyatrosu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşanlı Ali Destanı’nın kahramanları hayattan mı alınmadır?1960′ta ünlü bir kondu efesinin vurulması beni çok ilgilendirmişti. Yerinde incelemeler yaptım. Olayın kahramanları ile aileleri ile görüştüm. Arkadaşım Mehmet Kemal’in aracılığı ile tanıkları buldum. Konuştum. Oyunun hareket noktası o olay oldu. Ama oyundaki Keşanlı Ali daha çok da kendi fantazimin ürünüdür. Deli Bozuk Zilha, 1962′de Keşanlı Ali tipi kabare tiyatrosunda Gültepe No.8 adlı şansonla sunduğum gecekondulu kızın gelişmiş bir portresidir. Helâcı Şerif Abla ise on beş y ıl önce yayınlanan Bayanlar 00 hikâyemin kahramanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyununuzu yazarken, gecekondu çevreleriyle ilgiler kurdunuz mu?Gecekondu bölgelerine karşı ilgim ve sevgim yeni değil. Altındağ’ı, Taşlıtarla’yı çoğu dostum benim aracılığımla tanımışlardır. Kondulara ait gazete haberlerini, onlar üzerine iktisadî raporları ilgi ile izlerim. Gecekonduları sade canayakın insanlardan ötürü değil, ayrıca toplumumuzun küçük çapta bir maketi saydığım için de çok ilginç buluyorum.&lt;br /&gt;Konuşan: Ayhan Sümer&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-5439734967362812106?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/5439734967362812106/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=5439734967362812106' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5439734967362812106'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5439734967362812106'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/rportaj-gazete-ve-dergilerde-yaymlann.html' title='Röportaj Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1462729875081732542</id><published>2008-02-10T04:45:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T04:46:32.528-08:00</updated><title type='text'>Eleştiri Türü</title><content type='html'>Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin yada sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır.Eleştiriler;okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri... olmak üzere türlere ayrılır. Eleştirinin belirleyici özellikleri nelerdir?• Düşünsel plânla yazılır.• Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır.• Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-elestiri-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;eleştiri&lt;/a&gt;leri nesnel olmalı, "beğendim, hoşuma gitti"... gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştiri yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur.• Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler. Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya: Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez.Böylece, Goethe'nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust'un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal'ı PortRoyal'dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer'i Köylüler Savaşından, Luther'i din devriminden, Napoléon'u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan? Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..&lt;br /&gt;( Lucien Goldmann. Matérialisme dialectique et histoire de la littérature, Çeviren: Tahsin SARAÇ, Türk Dili Dergisi, Eleştiri Özel Sayısı , Mart 1971)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1462729875081732542?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1462729875081732542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1462729875081732542' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1462729875081732542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1462729875081732542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/eletiri-tr.html' title='Eleştiri Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8133039011779392574</id><published>2008-02-10T04:44:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T04:45:30.967-08:00</updated><title type='text'>Makale Türü</title><content type='html'>Makale türü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-makale-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Makale&lt;/a&gt;nin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir. Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.&lt;br /&gt;Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?&lt;br /&gt;• Düşünsel plânla yazılır.&lt;br /&gt;• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.&lt;br /&gt;• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.&lt;br /&gt;• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel Çevre KirlenmesiGünümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür. Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon'da yaklaşık üç saat süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can kaybına neden oldu, ocakları söndürdü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin'in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika'nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin "Su ile şaka olmaz" özdeyişini hatırlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus'ta 30 metreye kadar yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor. Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993'te Endonezya'da bir adanın tamamını kapladı ve 2 bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine'de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini aştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus'ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını gösteriyor. Ozondaki delinme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi bir görev olmalıdır. Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar içinde olmalıyız. Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.Ölümcül etkileri yıllardır sürmekte olan 'Çernobil' olayından kim sorumlu? Bugün 'Çernobil'den on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya'nın batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin etkinliği attırılmalıdır.&lt;br /&gt;Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın bedelini henüz doğmamışlara ödetmemeliyiz.&lt;br /&gt;Doğa ananın yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız. Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)&lt;br /&gt;Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini delil, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.&lt;br /&gt;Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860'ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8133039011779392574?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8133039011779392574/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8133039011779392574' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8133039011779392574'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8133039011779392574'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/makale-tr.html' title='Makale Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-4246676804431497506</id><published>2008-02-10T04:42:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T04:44:05.744-08:00</updated><title type='text'>Deneme Türü</title><content type='html'>Denemeye özgü bir konu türü yoktur. Özgürce seçilen bir konuda, yazarın kendi kendiyle konuşma havası içinde yazdığı yazı türüdür. Yazının konusu yazarın o anda aklına geliveren bir konu görünümündedir. Öğretici ve düşünsel yanı da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denemenin belirleyici özellikleri nelerdir?• &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-makale-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Makale&lt;/a&gt; gibi düşünsel plânla yazılır. Fakat makaleden kısa yazılardır.• Yazar anlattıklarını kanıtlamak zorunda değildir. Bilimselden çok kişisel görüşünü açıklar, okuyucusunu kendisi gibi düşündürme kaygısı yoktur.• Günübirlik yazılardır, en beğenileni bile birkaç gün sonra unutulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest düşüncenin ifade alanı ve nesrin bir türü olarak deneme, yazarın gözlemlediği ya da yaşadığı olay, olgu, durum ve izlediği objelerle ya da herhangi bir kavramla ilgili izlenimlerinin herhangi bir plâna bağlı kalmayarak, deliller getirip kanıtlama yoluna gerek duymadan ve kesin hükümler vermeden, tamamen kişisel görüşüyle serbestçe yazıya döktüğü birkaç sayfayı geçmeyen kısa metinlere denir.Deneme, derin düşünceden çok, kişinin kendi dışındaki nesnelerle herhangi bir konuda gerçek ya da hayalî olarak girdiği diyaloğun ürünüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deneme yazarı, olay, olgu, durum ve eşyalarda sıradan insanların eskilerin ifadesiyle ülfet ve ünsiyet perdesiyle göremediği, farkına varamadığı ayrıntıları, dikkat etmediği hususları, incelikleri, güzellikleri, harikaları, olağanın altında yatan olağanüstülükleri görebilen, hissedebilen, düşüncesiyle ve deneyimleriyle onları okuyucular için ilginç görülebilecek şekilde yazıya dökebilen insandır. Sıradan insanın “baktığı” şeyi deneme yazarı “görür”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-deneme-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Deneme&lt;/a&gt; dilinde çeşitli bilim, felsefe ve sanat dallarına ait terimlere yer vermekten ziyade, halk çoğunluğunun ortak günlük konuşma dilinin düşünce diline dönüştürülmesi çabası hâkimdir. Denemede bilimsel yazılardaki kuruluk ve şematiklik bulunmaz. Düşünce şiirsel, akıcı, samimî bir üslûpla sunulur. Bu bakımdan deneme yazılarının geniş halk yığınlarınca kolayca ve rahatlıkla okunabilme özelliği vardır. Deneme yazarı yazısını yazarken, bir anlamda kendi kendisiyle diyalog içindedir. Kendi zihinsel âleminde düşünce temrinleri yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefî metinlerde filozof, yazısında kendince sistemini kurduğu felsefî bir anlayışa, sistematik felsefî bir dünya görüşüne bağlı olarak düşüncelerini ortaya koyar. Ortaya koyduğu her metin, kendi felsefî bakış açısının birer açılımı, ayrıntısı mahiyetindedir. Ancak &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-deneme-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;deneme&lt;/a&gt;de böyle sistematik bir düşünceye bağımlılık zorunluluğu yoktur. Denemecinin yazısında ileri sürdüğü düşünce, herhangi bir felsefe ekolüyle ilintili olmayabilir. Ancak filozof yazısında kurduğu ekole bağlı düşünce üretme çabası içindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klâsik Türk edebiyatındaki münşeât mecmualarındaki yazılar ve Kâtip Çelebi (16091657) gibi yazarlar bir tarafa bırakılırsa, modern anlamda deneme türü, Türk edebiyatında asıl olarak gazete ile birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk özel gazete Tercümanı Ahval (1860)’in yayın hayatına başlamasından itibaren gazetelerde çıkan değişik yazılar, zamanla ayrı bir tür olan deneme için dil, anlatım ve yaklaşım bakımından zemin oluşturmuşlardır. Tanzimattan itibaren bir süre gazete ve dergilerde “musâhabe” üst başlığı altında deneme benzeri yazılar kaleme alınmıştır.&lt;br /&gt;Türk edebiyatında deneme türünde pek çok ürün verilmiştir. Bu tür içine koyabileceğimiz ürünler, genellikle değişik zamanlarda çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış yazıların bir araya getirilip kitaplaşmış şekilleridir. Bu eserlerde yer alan yazıların bir kısmı, inceleme, eleştiri yazısı olarak da görülebilir. Bunun yanında bir kitapta yer alan yazıların bir kısmı edebiyat, bir kısmı tarih, bir kısmı felsefe, bir kısmı başka konularda olabilmektedir. O bakımdan deneme türü için çok kesin sınıflandırma ve sınırlandırmalar yapılamamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatında ilk deneme kitapları arasında Ahmet Haşim’in Bize Göre (1928), Gurebahanei Laklakan (1928); Ahmet Rasim’in pek çok yazısı; Mahmut Sadık’ın Takvimden Yapraklar (1912); Refik Halit Karay’ın Bir Avuç Saçma (1939), Bir İçim Su (1931), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944); Falih Rıfkı Atay’ın Eski Saat (1933), Niçin Kurtulmak (1953), Çile (1955), İnanç (1965), Pazar Konuşmaları (1966), Kurtuluş (1966), Bayrak (1970) gibi kitaplarını saymak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatında deneme türü, genellikle şair, romancı ya da hikâyeci kimliği öne çıkan sanatçılar tarafından ortaya konan ürünlerden oluşmaktadır. Birinci derecedeki vasfı “denemeci” olan yazar sayısı oldukça azdır. Nurullah Ataç (18981957), Sabahattin Eyüboğlu (19081973), Suut Kemal Yetkin (19031980), Mehmet Kaplan (19151986), Nurettin Topçu (19091975), Salah Birsel (1919 ), Vedat Günyol (1912 ), Enis Batur (1952 ), Cemil Meriç (19171987), Mehmet Salihoğlu (1922 ), Uğur Kökden (1934 ), Nermi Uygur (1925 ) bunlardan birkaçıdır.Aşağıdaki örnek, çağdaş bir deneme yazarımız olan Vedat Günyol’un bir denemesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜRK’ÜN MUTLULUĞU: ATATÜRK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir” diyordu Atatürk ölümünden bir yıl önce yabancı bir devletin dışişleri bakanına. Tarihimizde ilk defa gerçekten halka yönelmiş, köylüsüyle elele kurtuluşunun, mutluluğunun destanını yazmış bir devlet adamımızın dünyaya seslenişiydi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmparatorluklar kurmuş bunca devlet adamları uluslarına ne getirmişti yağmalar talanlar, sönmüş ocaklar, kinler, her iki yandan göz yaşları ahlar vahlar pahasına kazanılan topraklarla kendi şan şeref edebiyatları, fetih gururları d ışında? Anadolu halkına, köylüsüne ne kazandırmıştı bunca fetihler istilâlar “hanedan” gururu, şan şeref tutkuları dışında, hayatı sevinç ve istekle karşılamak için ne yol göstermişlerdi uluslarına?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Atatürk gösterdi halkına, köylüsüne hayatı sevinç ve istekle karşılamanın, insan gibi yaşamının yolunu. Çünkü bir halk çocuğu, bir halk adamıydı Atatürk. Gücünü zorbalıktan, tanrısal desteklerden değil, halkın güveninden, halka güveninden, sevgisinden alıyordu. Halktan gelmiş, halka yönelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk Türk ulusunun mutluluğunu kendi mutluluğundan ayırmıyordu. O da, her insan gibi mutlu olmak istiyordu elbet. Ama bir başkumandan, bir devlet şefi olarak, tek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başına mutlu olamayacağını biliyordu. Oysa, tarih bize saraylarına kapanıp halkının köylüsünün dışında mutlu olmaya çalışan nice devlet şefi örneği veriyordu. Atatürk, halkıyla köylüsüyle birlikte mutlu olmak istiyordu. Köylüsü aç, halkı mutsuz yaşarken kendinin mutlu olamıyacağını biliyordu. Bunca rütbeleri, sırmaları şanları şerefleri bırakıp Kurtuluş Savaşına koşmasını nasıl açıklayabiliriz yoksa? Bu savaş, Türkün mutluluğuna açılan ilk kapıydı. Ana yurdu kurtulduktan sonra Türke hayatı sevinç ve istekle karşılamanın yolunu göstermek gerekti. Bu yol batı uygarlığına giden yoldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin dramı, batı uygarlığı dışında kalmış bütün geri ülkeler gibi, “ölmesini bilmiyen şeylerle yaşamasını bilmeyenler arasındaki amansız çatışma” daydı. Ölmesini bilmiyen şeyler, Türkiye’yi batı dünyasından en az bir iki yüzyıl geride bıraktıran kör inançlar, yobazlıklar, olumlu bilgi düşmanlığıydı. Yaşamasını bilmeyenlerse, tâ II.Mahmut’tan bu yana başlayan; ama en iyi neyitli aydınlarımızın bile ölesiye bağlanıp yaşatamadıkları, yaşatmakta direnemedikleri batı uygarlığını yapan bilim kafasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk bu çatışmada ölmesini bilmiyen şeylere karşı yaşaması gerekeni yaşatmaya çalışmış ve bunda büyük ölçüde başarıya ulaşmış tek devlet adamımızdır. Devrimleri tam yaptığına inanacak kadar saf değildi Atatürk. “Benim yaptığım işler birbirine bağlı ve gerekli şeylerdir. Bana yaptıklarımdan değil yapacaklarımdan söz edin” derken, devrimlerin tam olmadığını anlatmak istiyordu. Biliyordu ki devrimleri yetersizdi. Ama bu yetersizliklerin yine devrimlerle giderileceğini, devrimlerin yine devrimlerle ayakta kalabileceğini de biliyordu. Onun için de Atatürk, devrimlerini ulusun en dinç, en dinamik bölüğüne, gençliğe emanet etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk ,Türk ulusuna hayatı sevinçle karşılamanın, yani mutluluğunun yolunu göstermiştir. Bu yolda yürümek, bu uğurda ölesiye savaşmak, devrimleri devrimlerle beslemek Türk aydınına düşen en büyük bir görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vedat Günyol&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://bengisum.6te.net&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-4246676804431497506?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/4246676804431497506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=4246676804431497506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4246676804431497506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4246676804431497506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/deneme-tr.html' title='Deneme Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1511489743694330913</id><published>2008-02-10T04:41:00.000-08:00</published><updated>2008-02-10T04:42:42.968-08:00</updated><title type='text'>Fıkra Türü</title><content type='html'>Fıkra Türünün Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete ve dergi gibi süreli yayınlarda, bir yazarın periyodik olarak genel bir başlık altında günün sosyal ve siyasî olaylarını kendi bakış açısına, siyasî, ideolojik eğili-mine ve düşünce yapısına göre değerlendirdiği kısa yorum yazılarına fıkra denir. Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.&lt;br /&gt;* Gazete yazısıdır.&lt;br /&gt;* Yazar düşüncelerini kanıtlama yoluna gitmez.&lt;br /&gt;* Dil tabiidir. &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-gunluk-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Günlük&lt;/a&gt; deyimlere, yer yer nükteli sözlere yer verilir.&lt;br /&gt;* Okuyucuyla sohbet ediyormuş gibi bir hava sezdirilir.&lt;br /&gt;* Türün ünlüleri, Ahmet Rasim, Falih Rıfkı, A. Haşim, H. Cahit Yalçın, Peyami Safa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatında fıkra yazarlığı ne zaman başlamıştır?&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyati-donemleri/"&gt;Türk edebiyatı&lt;/a&gt;nda &lt;a href="http://turkceyasam.blogcu.com/"&gt;fıkra&lt;/a&gt; yazarlığı, Şinasi'nin 1860 yılında Agâh Efendi ile birlikte çı-kardıkları Tercüman-ı Ahval gazetesindeki yazılarıyla başlamıştır. O zamandan günümüze kadar fıkra yazan başlıca yazarlar şunlardır: Namık Kemal, Ahmet Rasim, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı Atay, Burhan Felek, Peyami Safa, Refi Cevat Ulunay, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Bedii Faik, Necip Fazıl Kısakürek, Nazlı Ilıcak, Rauf Tamer, Ahmet Kabaklı, Çetin Altan, Oktay Ekşi, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk, Ergun Göze, Hasan Pulur, Mehmet Barlas, Fehmi Koru, Ta-ha Akyol, Gürbüz Azak, Ahmet Taşgetiren, Cengiz Çandar, Yavuz Gökmen, Gü¬lay Göktürk.&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1511489743694330913?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1511489743694330913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1511489743694330913' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1511489743694330913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1511489743694330913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2008/02/fkra-tr.html' title='Fıkra Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1208188597711333096</id><published>2007-12-30T09:42:00.000-08:00</published><updated>2007-12-30T09:46:42.225-08:00</updated><title type='text'>Haber Yazısı</title><content type='html'>"Haber Yazısı" Türünün Özellikleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar arası ilk ilişkilerden biri haberleşmedir. Bugün hayvanlar dünyası gözlendiğinde yine aynı gerçekle karşı karşıya kalırız. Leyleklerin göç katarlarının idaresi; arılardaki, karıncalardaki iş bölümü; anaç tavuğun yavrularını büyütmesi başka nasıl açıklanır? İlk insanlardan günümüze haberleşme dumandan, davuldan, kuştan, atlı postalardan, motorlu postalardan; günlük gazetelere, sesli radyo haberlerine, görüntülü televizyon haberlerine, bilgisayar ağlarına uzanan bir gelişme göstermiştir.&lt;br /&gt;Günlük gazetelerde, belli aralıklarla yayınlanan dergilerde, meslek kuruluşlarının belli aralıklarla yayınladığı bültenlerde; radyo ve televizyonlarda belli zaman aralıklarıyla sunulan bültenlerde halka duyurulmak üzere yayımlanan yazılara haber denir. Yayın organlarının en büyük desteği haberdir. Hiç bir yayın organı habersiz düşünülemez. Bir haberin değeri okuyucu sayısıyla belirlenir. Bu nedenle her olay haber olmayabilir. Belli bir okuyucu kitlesine ulaşabilecek olaylar haber sayılır.&lt;br /&gt;Yayın ile yayım arasındaki farkları tartışınız!Halka günlük olayları haber verme geleneğinin şimdilik Atina’da başladığı sanılmaktadır. Eski Atina’da, halk günün belirli saatinde, bir meydanda toplanır, hatip kendilerine o günün haberlerini yüksek sesle söylerdi. Eski Osmanlı’daki “tellâl çağırmak”, “tellâl çıkartmak” işi de, halka duyurulması gerekli haberleri ulaştırmak için haberci göndermekten başka bir şey değildi. Tellâl mahalle aralarına girer, sokak sokak gezer, böylece haberi vatandaşın ayağına götürürdü. Günümüzde aynı i şi belediyeler; acil durumlarda, haberin hemen iletilmesi için resmi daireler en çok da pazarlamacılar uygarlığın teknik olanaklarını da kullanarak hâlâ yapmaktadırlar.&lt;br /&gt;Görülüyor ki, haber kaynağını yaşamdan alır. Genel olarak bu kaynaklar üçe ayrılır: &lt;span style="font-family:courier new;"&gt;1. Resmi Haberler, 2. Özel Haberler, 3. Ajans Haberleri.&lt;/span&gt; Resmi haberler, resmi ve özel kuruluşlardaki yetkili kişilerden alınan haberlerdir. Özel haberler, halk arasından toplanır. Ajans, haber toplama ve yayma işleriyle uğraşan kuruluştur. Haberde; yurtiçindeki, yurtdışındaki önemli ya da ilginç olaylar kısa ve özlü bir biçimde halka sunulur, gerekirse resimle, fotoğrafla desteklenir. &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-haber-yazisi-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Haber yazıları&lt;/a&gt;, anlattığı olayın türüne göre ad alır: Siyasal haberler, ekonomik haberler, bilimsel haberler, teknoloji haberleri, sanat haberleri, spor haberleri, sosyal haberler… vb. Skandal ve dedikodu haberleri… gibi halk arasında heyecan yaratan haberler vardır, böyle haberlere sansasyonel haber denir. Haberin anlatımı çoğunlukla resmi olmak zorundadır. Haber toplayana, haber yazana muhabir denir.Gazetecilikte bir haberde aranan ilkeler nelerdir?Gazete haberlerinde uyulması gereken ilkeler vardır. Bir haberde bunların eksiksiz verilmesi gerekir:” Ne?/Kim?; Neyi?/Kimi?; Nasıl?; Niçin?; Nerede? ;Ne zaman?” sorularının yanıtları haberde bulunmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Ne/Kim:&lt;/strong&gt; Habere kaynak olan olayın kimin başından geçtiği ya da neyin bir olay sonucunda etkilendiği bildirilmelidir. Örneğin: “Vezüv yanardağı patladı”, “Tarihi Zeus Heykeli kaçırıldı.” “Atatürk Bütün Yurtta ve Dış Temsilciliklerimizde Anıldı. ”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Neyi/Kimi&lt;/strong&gt;: Habere kaynak olan olay kimi, neyi etkiledi. “Bakanlar Kurulu, memur maaş katsayısını görüştü.”, “Milli Eğitim Bakanı, resim çalışmalarıyla uluslararası başarı kazanan beş öğrenciyi kutladı.”…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Nasıl&lt;/strong&gt;: Habere kaynak olan olayın yapılış, meydana geliş sürecinin anlatıldığı bölümdür.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Niçin&lt;/strong&gt;: Her olayın bir nedeni vardır. En kötü olayları gerçekleştirenler bile, bir nedenin arkasına sığınırlar. Doğada nedeni çözülemeyen olaylarla bilim adamları hâlâ uğraşmaktadır; kanserin oluş nedenleri, ozon tabakasının delinmesinin nedenleri…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Nerede:&lt;/strong&gt; Yeryüzü bir yerdir. İnsan bir yerde doğar. Bütün olaylar bir yerde geçer. Yer bilgisi haberlerde genelden, tikele doğru verilir; ülke, il (varsa ilçe, köy), mahalle, semt, cadde, sokak, ev, mutfak…&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;• Ne zaman:&lt;/strong&gt; Yine bütün olaylar bir zamanda meydana gelir. Zaman bilgisi de haberlerde genelden, tikele doğru verilir; yıl, ay, gün, saat, dakika…&lt;br /&gt;Haber yazmak çok önemlidir. Muhabir, bu ilkeleri uygularken okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.&lt;br /&gt;Haber yazısının belirleyici özellikleri nelerdir?&lt;br /&gt;• Haber plânı tersine dönmüş pramit diye bilinir. Tersine dönmüş pramitte, haberin giriş bölümünde olay birkaç cümle ile özetlenir. Gelişme bölümünde sözü uzatmadan gerekli ayrıntılar verilir. &lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyatinda-haber-yazisi-turu-tarihi-gelisimi-ve-onemli-temsilcileri/"&gt;Sonuç&lt;/a&gt; bölümünde ise olayın etkisi, olaya el koyma anlatılır.&lt;br /&gt;• Haber ilginç olmalıdır. Haberin başlığı da ilginç olmalı, başlığa gözü takılan okuyucu, gerisini okumak için can atmalıdır.&lt;br /&gt;• Haber duyulmamış olmalıdır. Okuyucu duyduğu bir olayı ikinci kez okumaz.&lt;br /&gt;• Haber önemli olmalıdır. Haberin ilgilendirdiği okuyucu kitlesi çok olmalıdır.&lt;br /&gt;• Haber doğru olmalıdır. Muhabir haberi tarafsız yazmalı, habere yorum katmamalıdır. Yorum köşe yazarlarının işidir.&lt;br /&gt;• Haber yazılarında, muhabir okuyucuyu haberle baş başa bırakmalı, okuyucusuna kendi varlığını hissettirmemelidir.&lt;br /&gt;• Bu kurallara bütün yazılı anlatımlarda uygulanacak genel kuralları ekleyiniz.&lt;br /&gt;Belli bir zamanda ve yerde olmuş olayları merakı giderecek düzeyde ayrıntılı ve anlaşılır bir dille aktaran yazılara denir. Haber yazılarında inandırıcılık, belgelere dayanma, olayı tüm boyutlarıyla aktarma, yansız davranma, okuyucunun farklı yorumlamasına imkân vermeyecek şekilde, açık ve anlaşılır bir dil ve üslûpla aktarılması gibi unsurlara dikkat edilir.&lt;br /&gt; Kaynak: &lt;a href="http://www.aof.edu.tr/"&gt;http://www.aof.edu.tr/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;http://bengisum.6te.net&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1208188597711333096?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1208188597711333096/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1208188597711333096' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1208188597711333096'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1208188597711333096'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/haber-yazs.html' title='Haber Yazısı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1793393861389625059</id><published>2007-12-16T00:47:00.000-08:00</published><updated>2007-12-18T10:19:14.049-08:00</updated><title type='text'>1978-1998 OSYS EDEBİYAT SORULARI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_UT3ORIFGn4g/R2gPD5uL9bI/AAAAAAAAAAM/zFYmXmsb8Ig/s1600-h/Noname76.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5145379133979358642" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_UT3ORIFGn4g/R2gPD5uL9bI/AAAAAAAAAAM/zFYmXmsb8Ig/s320/Noname76.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/ders.htm"&gt;&lt;strong&gt;1978-1988 OSYS EDEBİYAT SORULARI&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/ders.htm"&gt;&lt;strong&gt;1988-1998 OSYS EDEBİYAT SORULARI&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bengisum.6te.net/"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ana Sayfa&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1793393861389625059?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1793393861389625059/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1793393861389625059' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1793393861389625059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1793393861389625059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/1978-1998-osys-edebiyat-sorulari.html' title='1978-1998 OSYS EDEBİYAT SORULARI'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_UT3ORIFGn4g/R2gPD5uL9bI/AAAAAAAAAAM/zFYmXmsb8Ig/s72-c/Noname76.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-7701930224934077325</id><published>2007-12-15T07:38:00.002-08:00</published><updated>2007-12-15T07:39:14.413-08:00</updated><title type='text'>Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı</title><content type='html'>C U M H U R İ Y E T      D Ö N E M İ      E D E B İ Y A T I &lt;br /&gt;                                   ( 1923–1940)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     19232’te   cumhuriyetin  kurulmasıyla  başlayıp  günümüze  kadar  gelen     edebiyattır.  Düşmanı  savaş  meydanlarında  yenerek  bağımsızlığına  kavuşan  Türk  ulusu  tam  bağımsız  bir  ülke  olabilmek  için   içerde  de  yeni  savaşlara  yeni  mücadelelere  başlamıştır.&lt;br /&gt;     Uzun  süren  savaşlar  ve  eğitim  yetersizliği   ülkenin  geri,  ülke  insanının  da  cahil  kalmasına  yol  açmıştır.  Cumhuriyetle  birlikte   teokratik  bir  yönetimden  demokrasiye  geçen   ülkemizde  bir  takım   sosyal  siyasi  ve  kültürel  değişmenin  sancıları  başlamıştır &lt;br /&gt;     Atatürk   ilke  ve  inkılapları   doğrultusunda   yapılan   Latin  Alfabesine  geçiş,  yeni   hukuk  sistemi,  Türk  Dil   ve  Türk  Tarih  Kurumunun  kurulması   toplumun  aynası  kabul  edilen  edebiyatta  da   köklü  değişimin  olmasına  yol  açmıştır.&lt;br /&gt;           CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt;1 - Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çabaları&lt;br /&gt;      aralıksız olarak sürmüş.  ve İstanbul Türkçesi esas alınmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt;        2- Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış    güdülmüştür.        3 - Aruz ölçüsü bırakılmıştır. Serbest ölçü ve hece ölçüsü kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin&lt;br /&gt;             biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.&lt;br /&gt;       4 - Edebiyatımız İstanbul aydınlarının tekelinden kurtulmaya başlanmıştır. Anadolu’dan aydın yetişmeye&lt;br /&gt;        başlamıştır.&lt;br /&gt;     5 - Romanda ve hikâyede halk gerçekleri tamamen yerleşmiştir.&lt;br /&gt;     6 -Uluslar arası düzeyde sanatçı yetişmiştir.&lt;br /&gt;     7 - Şiir, roman, hikaye ve tiyatro- deneme  gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur .&lt;br /&gt;    8 - Bu dönemden itibaren farklı edebi topluluklar ortaya çıkmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;            Bir   yandan  halk  edebiyatı   öte  yandan  Batı  Edebiyatı  olmak   üzere   iki  koldan   beslenen  bu                    edebiyat   iki  döneme     ayrılır.&lt;br /&gt;   1 -  1923’ten    1940 ‘a   kadar  olan  dönem   ( İlk  Dönem )&lt;br /&gt;   2 – 1940 ‘tan  günümüze  kadar  olan  dönem  (Son   Dönem)&lt;br /&gt;                                      İ L K      D Ö N E M     E D E B İ Y T I&lt;br /&gt;       Bu  dönem  edebiyatına  Milli   Mücadele  Döneminin   kahramanlık   ruhu ,  Atatürk    İlke  ve  İnkılapları damgasını   vurmuştur.&lt;br /&gt;Ayrıca     birçok  şair  ve  yazarın   Milli  Edebiyat  Döneminde  sanata    başlayıp   ,  Milli  Mücadeleyi  de   yaşayarak  bu  dönemde   edebiyat   sanatına   devam  etmesi     bu  dönem  edebiyatında   Milli  Edebiyat   Akımının  da  derin  izlerinin  olmasını  sağlamıştır  &lt;br /&gt;      Milli  Edebiyatla  başlayan  Anadolu’ya   yönelme  bu  dönemde   hız  kazanmış,   misaki   milliye  sınırları  içerisinde  Türkiye   milliyetçiliği,  batılı  anlamda   çağdaşlaşma    kalkınma    Atatürk  ve  cumhuriyete   bağlılık  sık  işlenen  konular   arasında  yer  almıştır.&lt;br /&gt;                  İLK  DÖNEM    EDEBİYATININ   GENEL   ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt;   1 ,  Bütün   şair  ve  yazarlar   eserlerinde   açık  sade   halk   Türkçesine   yer   vermiştir.&lt;br /&gt;   2 -  Eserlerde,  Anadolu,  Anadolu  coğrafyası,  Anadolu’nun  sorunları  ,  halk ,  millet,   geri  kalmışlık,        .  .         Atatürkçülük   ve   gelişip  çağdaşlaşma   konularına  ağırlık  verilmiştir.&lt;br /&gt;   3 -  Şiirde  Halk  Edebiyatının  konu  ve  şekil  özelliklerine  uyulmuştur.&lt;br /&gt;   4 -  Şiir,  roman,  tiyatro  ve  hikaye   türlerine  ağırlık  verilmiştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                 İLK   DÖNEM  EDEBİYATINDA   ŞİİR&lt;br /&gt;         Milli  Mücadele  Nesli  ile   Cumhuriyet  döneminde   edebiyata  başlayan  sanatçılar   aynı  dönemde  eser  vermeye  başlamıştırlar  .Kurtuluş   savaşının  gündeme  getirdiği   Anadolu    gerçeği  bu  dönem   şairlerinin  yüzünü  Anadolu’ya   çevirmesini    sağlamış,  şairler  Anadolu  gerçeğine   eğilerek   halkın   ihmal  edilişini    geri  kalmışlığı   çağdaşlaşmayı   ve   milli  değerleri  işlemişlerdir.&lt;br /&gt;     Bu  yolda  ilk   adımı  Faruk   Nafiz   Çamlıbel  : “  Han   Duvarları   “ adlı  şiiri  ile   atmış,  ardından   aynı  gerçeği  işleyen  “Sanat”  Şiirini  yazmıştır  &lt;br /&gt;    Anadolu’ya   yönelme  bütün  şairlerin   ortak   ülküsü  olmakla   birlikte, her  şair   kendi  zevki,  sanat   anlayışı   ve   dünya   görüşüne   göre   bu   konuya   yaklaşmış; bu  da  bazı   edebî    toplulukların   ortaya   çıkmasını  sağlamıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                             BU   DÖNEMDE    ORTAYA   ÇIKAN   TOPLULUKLAR:&lt;br /&gt;   1 - Beş   Hececiler :&lt;br /&gt;    1 -  Hecenin beş şairi adıyla da anılan bu sanatçılar milli edebiyat akımından etkilenmiş ve şiirlerinde&lt;br /&gt;            hece veznini kullanmışlardır.        &lt;br /&gt;            2 - Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir.&lt;br /&gt;   3 - Beş hececiler şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardı&lt;br /&gt;   4 - Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.&lt;br /&gt;  5 - Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler.&lt;br /&gt;           6 - Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar.&lt;br /&gt;           7 - Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz dizimini şiirlerde de görülmesi beş hececiler de&lt;br /&gt;              çok   rastlanan bir özelliktir.&lt;br /&gt;       Temsilcileri:    Faruk  Nafiz  Çamlıbel,  Y.   Ziya   Ortaç,   Halit   Fahri  Ozansoy,  Orhan   Seyfi  Orhun,&lt;br /&gt;                                 Enis   Behiç   Koryürek.&lt;br /&gt;II -   Memleketçilik:    Beş   hececilerin  devamı  niteliğinde   ola   bir   topluluktur.&lt;br /&gt;       Amacı  :  1 -  Eserlerde  Anadolu,   Anadolu  insanının  sorunları  ve   Anadolu   coğrafyasını  işlemek.&lt;br /&gt;                       2 -   Atatürk   ilke   ve   inkılaplarının   yerleşmesini   sağlamak.&lt;br /&gt;                       3 -  Ulusal   değerlere  sahip   çıkmak&lt;br /&gt;      Temsilcileri:   F.  Nafiz  Çamlıbel,    A .   Kutsi  Tecer,  Kemalettin  Kamu,  ve  Ö.  Bedrettin  Uşaklı&lt;br /&gt;III -   -Mistik  Akım :  Batıda  “ Bergson  Felsefesi”  olarak   bilinen   Anadolu’da   ilk  olarak  Ahmet&lt;br /&gt;                   Yesevi,   Mevlânâ  ve  Yunus   Emre’nin   başlattığı,  dinsel  kaynaklı,  maneviyatçı  bir   akındır.&lt;br /&gt;       Amacı :  1 -  Sezgicilikten  hareketle   insan  ruhuna     eğilerek  ruhu  irade  yoluyla   terbiye   etmek.           &lt;br /&gt;                      2 -  Ahlâkı   yücelterek  ideal  insan   yetiştirmek &lt;br /&gt;                      3 -  Toplumda   sevgi ,    hoşgörü    yardımlaşma   ve  birliği  güçlendirmek.&lt;br /&gt;         Temsilcileri :Necip   Fazıl  Kısakürek,  A.  Hamdi  Tanpınar  ve  Şinasi  Hisarlı.&lt;br /&gt;IV -   Yedi  Meşaleciler :   Yazılarını  “Meşale”  adlı  dergide  yayımlayan  ve    şiirlerini  aynı&lt;br /&gt;                    adı  taşıyan     kitapta   toplamış  olan  yedi  kişilik  topluluktur.     Cumhuriyet   döneminin  ilk&lt;br /&gt;                    resmi  topluluğudur.&lt;br /&gt;        Amacı  :  1 -  Şiirde   canlılık,   samimiyet  ve   sürekli   yeniliği  esas   almışlardır.&lt;br /&gt;                        2 -  Sanatı   ön   plana   alarak  şiirde   hayal  ve   söz  sanatına   çok  yer  vermek.&lt;br /&gt;                       3 - Anadolu’yu yurtseverlik anlayışıyla anlatmayı düşünmüşlerdir; ancak pek başarılı&lt;br /&gt;                            olamamışlardır.&lt;br /&gt;       Temsilcileri : Muammer   Lütfi  Kazancı,  Sabri,  Esat  Siyavuşgil,  Yaşar,  Nabi  Nayır,   Vasfi  Mahir&lt;br /&gt;                              Kocatürk,   Cevdet  Kudret, Ziya  Osman  Saba   ve Kenan  Hulisi  Koray’dır&lt;br /&gt;                     İLK    DÖNEM   EDEBİYATINDA   HİKÂYE     ROMAN   VE  TİYATRO  &lt;br /&gt;    Yakup  Kadri   Karaosmanoğlu, Halide  Edip,  Reşat  Nuri, Refik  Halit  Karay  ....gibi  yazarlar, ikinci  meşrutiyet  döneminde  adını  duyurmuş,  bu  dönemde  olgunluk  çağlarını  yaşamışlardır.&lt;br /&gt;     Bu  dönem  eserlerinde  gerçekçi  bir  anlatım  ve  gözlem   dikkati  çeker.  Duygusallıktan,  yapaylıktan,  ve  süsten  uzaklaşılmış    gerçekçi  toplumcu  bir  yol   izlenmiştir.&lt;br /&gt;     Geri     kalmışlık,  batılılaşma,  batıl  inançlar,  batılılaşmayı  yanlış   anlama, taklitçilik   eğitim  yetersizliği  ve   cumhuriyetle  gelen   yeniliklere  yer  verilmiştir.&lt;br /&gt;     Bu    konular    işlenirken  bir  yandan  toplumun  içinde   bulunduğu  duruma    ayna    tutulmuş,  bir  yandan  da   aksaklıklar,  yanlışlıklar   irdelenerek    toplumun  iyiye,  güzele,  doğruya  yönlendirilip    kalkınması  amaçlanmıştır.&lt;br /&gt;    Yakup  Kadri  Karaosmanoğlu  “ Kiralık  Konak “ta  bozulan  toplumda   idealistlerin  yenik  düşen  ruh  halini ve  üç  kuşak (  eski-  cumhuriyetçi-  batı  taklitçisi )   arasındaki   çatışmaları  işler.  “Yaban”da  halkla  aydın  arasındaki  kopukluk  ve  tezatları, “ Ankara”da ise  cumhuriyet   rejiminin  arayışlarını  anlatır.&lt;br /&gt;     Halide    Edip  Türk  toplumunda   kadın  ve  aile  sorunlarına   ağırlık  vererek; “ Vurun  Kahpeye “ adlı  eserinde   batıl  anlayışın  kadına  bakışını, “Sinekli  Bakkal”da  toplumdaki  insanî  değerleri  gözler  önüne  serer.&lt;br /&gt;     Reşat    Nuri,  Anadolu’yu,  Anadolu  insanının  tutkularını,  özlem  ve  ideallerini  işlerken;  Peyami  Safa, ahlâki  değerlere  önem  vermeyen,  dejenere   olmuş  insanların  ruh  halini anlatır.&lt;br /&gt;       Refik   Halit  Karay:  “  Memleket  Hikayeleri” nde  Anadolu’nun  geri  kalmışlığını, psikolojik  durumunu,  “ Gurbet  Hikayeleri”nde  vatan  toprağının   önemini   ve  ona  bağlılığı   vurgular.&lt;br /&gt;       Bu  dönemde   tiyatro  da   önemli  bir  atılım   yapmış;  önce  uyarlamalar,    sonra  yerli  eserler   yayım  alanına  girmiştir.&lt;br /&gt;       Bu  eserlerde   işlenen  başlıca   konular :   örf   ve  adetler,    halkın  bâtıl  inançları,    Türk   Tarihi  İstiklal     Savaşı,cumhuriyetin  temel  ilkeleri    doğu-  batı  çatışması.  Ve  toplumda   baş  gösteren    yolsuzluklardır.&lt;br /&gt;      Faruk  Nafiz’ın  “Akın”  Necip  Fazıl’ın  “Reis    Bey “ , “Tohum”, “Bir  Adam  Yaratmak”  Necati  Cumalı’nın  “Nalınlar” ve  Turan  Oflazoğlu’nun   “IV.   Murat “  adlı  eserleri  bu  dönemin  en   ünlü  yapıtlarıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                        &lt;br /&gt;            SON  DÖNEM  (  1940 SONRASI)   EDEBİYATI&lt;br /&gt;Cumhuriyetle başlayan  yeni  edebiyat  bu dönemde  de  devam  etmekle  birlikte  İkinci Dünya Savaşı sonrasında  siyasal  ve  toplumsal  yaşamdaki  değişme  ve  gelişmelere  paralel  olarak  sanat anlayışımızda köklü değişikliklere yol açmış  özellikle  edebyatta yeni  yeni  toplulukların  oluşmasını sağlamıştır.&lt;br /&gt; SON DÖNEM  EDEBİYATINDA  ORTAYA ÇIKAN  TOLULUKLAE&lt;br /&gt;1 – Garipçiler :  ( Birinci Yeniler )1 1940 yılına kadar gelen bütün şiir anlayışına karşı çıkan Orhan Veli, Oktay Rıfat Horozcu, Melih Cevdet Anday ortaklaşa “Garip” dergisini çıkarıp bu akımı başlatmışlardır  Buna “I. YENİ ŞİİR HAREKETİ” adı verildi.  İki savaş  arasında yetişip hızla değişen  yaşamın  etkisiyle geçmişte olan  her  şeye karşı  olmalarıyla  tannmışlardır.. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının belki de bütün Türk edebiyatının en farklı gurubu olarak edebiyat tarihinde yer almışlardır&lt;br /&gt;“Şiir halka seslenmelidir” anlayışıyla günlük hayatta olan her şeyi şiire konu olarak almışlardır&lt;br /&gt;               İLKELERİ:&lt;br /&gt;              1 – Şiir süsten sanattan,  şairanelikten  uzak  olmalıdır.&lt;br /&gt;              2- .Şiirde ölçü,  kafiye  ve nazın birimi   gereksizdir.&lt;br /&gt;   3 - Şiir fikirleri aşılamak işin kullanılmamalı.&lt;br /&gt;             4 – Şiirde günlük konuşma dili  kullanılmalıdır.&lt;br /&gt;             5 - Her  türlü  olay  ve  kişi  şiire  konu  olabilmelidir.&lt;br /&gt;   6 - Şiirde önemli olan bütün güzelliğidir.&lt;br /&gt;II – Maviciler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ü        Atilla İlhan’ın 1955–1956 yıllarında çıkardığı derginin adı olan “MAVİ” nin etrafında toplanan Orhan Duru, Ferit Edgü   Denir Özlü,  Tahsin Yücel ve Denitaş Ceynun gibi sanatçıları oluşturduğu guruptur.&lt;br /&gt;ü        Garip akımına tepki olarak çıkmıştır.&lt;br /&gt;ü        Şiirin basit olamayacağını zengin benzetmeli, içli, derin olması gerektiğini savunmuşlardır&lt;br /&gt;ü        Toplumsal gerçekleri savunmayı benimsemişler&lt;br /&gt;ü        Serbest şiir geleneğini ilerletmişlerdir.&lt;br /&gt;11 -İKİNCİ YENİCİLER&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ü                 1950’lerde “Garip” akımına tepki olarak çıkmıştır.&lt;br /&gt;ü                 Şiirin düşürüldüğü basitliğe son vermek amacıyla ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;ü                 Cemal Süreyya, İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Ülkü Tamer,Sezai KARAKOÇ&lt;br /&gt;                        bu akımın öncüleridir.&lt;br /&gt;ü                 Sözcüklerin anlamı değil söylenişi önemlidir.&lt;br /&gt;ü                 Her şey insanla başlar insanla biter.&lt;br /&gt;ü                 Şiirin kendine göre bir dili olmalı.&lt;br /&gt;ü                 Şiir diğer edebi türlerden kesin çizgilerle ayrılmalı.&lt;br /&gt;ü                 Önemli olan kelimelerin anlamları değil, şairin ona yüklediği anlamlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal  konular  Türk demokrasisinde zaman zaman yaşanan kesintiler,  soygun eşkıyalık, ağa – ırgat,  işçi – patron çatışmaları    Sanatçılar arasında olay ve konulara yaklaşım  açısından yine bir gruplaşma görülür  bBunlar&lt;br /&gt;l) Toplumsal  Gerçekçiler:Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları  zaman zaman rejim karşıtı konuları işlemişlerdir...Önemli Temsilcileri:Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek bir Anadolu romanı oluşturdu. Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana ...Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin kader ve direnişlerini yazdı. Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği...Tiyatro:72.Koğuş...Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür. Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke...Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır.Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı...Hikaye: Can Parası.2 Mili ve Manevi değerleri Benimseyenler :Milli ve manevi değerleri, Türk  kültürü ve kültür emperyalizmini Türk tahini ve ahlâk çöküntüıeri sonucunda ortaya çıkan psikolojik sorunları işlemişlerdir.&lt;br /&gt; Önemli temsilcileri Peyami Safa Doğu- batı çatışmalarını ahlaki çöküşü gelişen   dünya karşısında insanın yalnızlığını ,ruhsal bunalımlarını işler&lt;br /&gt;Eserleri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Yalnızız,  Matamazel  Noralya’nın Koltuğu, Mahşer, Canan , Sözde KızlarTarık Buğra: Türk Tarihin Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır. Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası&lt;br /&gt; Ahmet Hamdi Tanpınar :  Kültür emperyalizmi karşısında bozulan toplum  ahlakını, milli ve manevi değerleri işler&lt;br /&gt; Eserleri. Huzur – Beş  Şehir   Mahmur  Beste – Saatleri  Ayarlama  Enstitüsü     Sahnenin  Dışındakiler&lt;br /&gt;Cemil Meriç: Umrandan Uygarlığa, Kırk Ambar, Hint Edebiyatı, Mağaradakiler, Bu Ülke, Işık Doğudan Gelir&lt;br /&gt;Ahmet  Turan  OFLAZOĞLU : Kezban _ Allah’ın  Dediği  Olur  - Sokrates  Savunuyor – Kösem  Sultan - IV. Murat – Fatih  Bizans  Düştü  -Elif  Ana 3) Bağımsız Yazarlar:Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcılarını...işledi.Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz...Roman: Deniz Gurbetçileri..Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdiEserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var...Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası......&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-7701930224934077325?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/7701930224934077325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=7701930224934077325' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7701930224934077325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7701930224934077325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/cumhuriyet-dnemi-edebiyat.html' title='Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8420677421592663668</id><published>2007-12-15T07:38:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:38:22.876-08:00</updated><title type='text'>Milli Mücadele Dönemi edebiyatı</title><content type='html'>MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ EDEBİYATI&lt;br /&gt;         30 Ekim-19l8'de Mondros mütarekesi ile başlayan ve 9 Eylül 1922'de Yunanlıların İzmir'de denize dökülmesiyle biten bu döneme, Mili Mücadele dönemi; bu dönemde oluşan ede&amp;shy;biyatımıza da Milli Mücadele dönemi edebiyatı diyoruz.&lt;br /&gt;          Milli Mücadele Dönemi Edebiyatı   Atatürk'ün bir kurtarıcı olarak Türk milletine önderlik ettiği Milli Mücadele dönemi, aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyetinin de temellerinin atıldığı dönemdir.Bu dönemde esareti kabul etmeyen Türk milleti, yeniden derlenip toparlanarak millî bir Kurtuluş Savaşı'nı başlatır&lt;br /&gt;.Milli Mücadele dönemi edebiyatını kesin sınırlarla diğer dönemlerden ayırmak çok zordur; çünkü toplumsal olayların başlangıçları ile bitişleri kesinlikle sınırlandırılamaz. Bu nedenle Milli' Mücadele dönemi edebiyatı, Milli edebiyatın ilkeleri doğrultusunda gelişti, bu dönemin sanatçıları, Cumhuriyet döneminde de o günün koşulları içinde eser vermeye devam ettiler.&lt;br /&gt;         a  Şiir  Alanında:&lt;br /&gt;Edebiyatımızda Cumhuriyet'in ilk yıllarında yazılan şiirler, genellikle Kurtuluş Savaşı'nın coşkusu ve heyecanı ile ortaya çıkmıştır. Bu şiirler, coşkulu ve heyecan unsuru yoğun olan şiirlerdir.Milli Mücadele dönemini anlatan şiirler yazan şairlere Faruk Nafiz, Kemâleddin Kamu, Mehmet Âkif Ersoy, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Ceyhun Atıf Kansu ve Halide Nusret Zorlutuna'yı örnek verebiliriz.        b)   Nesir  Alanında&lt;br /&gt;Millî Mücadele dönemi, edebiyatımızda birçok yazar tarafından işlenmiştir. Roman, hikâye, tiyatro, deneme, fıkra, anı ve hitabet (söylev) gibi bütün mensur türlerde Milli Mücadele dönemini anlatan eserler yazılmıştır.    Bu eserlere;Halide Edip Adıvar'ın "Ateşten Gömlek" ve "Vurun Kahpeye", Yakup Kadri Karaos&amp;shy;manoğlu'nun "Sadom ve Gomore" ve "Yaban", Refik Halit Karay'ın "Çete", Kemal Tahir'in "Yorgun Savaşçı", Tarık Buğra'nın "Küçük Ağa" adlı romanlarını; yine Halide Edip'in "Dağa Çıkan Kurt", Yakup Kadri'nin "Ergenekon” adlı hikâye kitaplarını; Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağ" adlı anı kitabını örnek olarak verebiliriz.Kemal Beyatlı'nın "Kurdun Dişisi ve Yavruları" makalesi ile Ruşen Eşref Ünaydın'ın Atatürk'le il&amp;shy;gili bir anısını anlattığı "Gazasını Tebrik"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8420677421592663668?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8420677421592663668/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8420677421592663668' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8420677421592663668'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8420677421592663668'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/milli-mcadele-dnemi-edebiyat.html' title='Milli Mücadele Dönemi edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-2027558954304699693</id><published>2007-12-15T07:37:00.003-08:00</published><updated>2007-12-15T07:37:54.853-08:00</updated><title type='text'>Milli Edebiyat Dönemi</title><content type='html'>MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ (1911-1923)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Modern Türk Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil ve üslûpta Osmanlıcayı sürdüren, millî kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir.&lt;br /&gt; Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük bir bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her sahada millî kimlik arayışları&lt;br /&gt;   Meşrutiyet (1908) 'den sonra memlekette başlayan ve o devirde “Türkçülük” adı verilen milliyetçilik   hareketi, “edebiyatta millî kaynaklara dönme” düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. “Millî kaynaklara dönme” sözüyle ; dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma  amaçlanmıştır.. Bunları gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat” adı verilmiştir&lt;br /&gt;      1911 yılında Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlamış,  “Milli Edebiyat” terimi de ilk defa bu dergide kullanılmıştır&lt;br /&gt;   İlk  temsilcileri:  Ömer  Seyfettin,   Ziya  Gökalp  ve  Ali  Canip  Yöntemdir.&lt;br /&gt;             İLKELERİ&lt;br /&gt;     Milli Edebiyat akımının özellikleri, Cumhuriyet’in ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve&lt;br /&gt; içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 -   Dilde  sadeleşme : Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik'te Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisinde “Yeni Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür Dilde sadelik, Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin atılması. Yalın (süssüz, sanatsız, özentisiz) bir dille yazma; İstanbul Türkçesini kullanma  konuşma dilini yazı dili haline olarak  tanımlanmıştır. “Millî edebiyat'ın millî lisan'dan doğacağı”nı (Ömer Seyfettin) söylemişlerdir. &lt;br /&gt;2 -Halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma ve  hece ölçüsünü kullanma :   hece ölçüsü  kullanma davası ilkin Mehmet Emin'in 1897 Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı “Türkçe Şiirler “ adlı kitabı aracılığıyla    ortaya sürülmüş, Rıza Tevfik'in  halk şiirleri yolundaki koşma ve nefesleriyle desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş; ancak Birinci Dünya Savaşı içinde, özellikle 1917'de Servet-i Fünun dergisi tarafından “Şairler Derneği” adıyla toplanan gençler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz,  Halit  Fahri,  Enis  Behiç. ) tarafından benimsenmiştir&lt;br /&gt;   3 - Bu dönemde aruz vezni de bir yandan sürüp gitmiş ve Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli sanatçının elinde varabileceği gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.&lt;br /&gt; 4  - Yerli hayatı yansıtma davası  Konu seçiminde yerlilik   Konularını hayattan, ülke şartlarından seçme&lt;br /&gt;      Millî kaynaklara yönelme  olarak  özetlenir.  Yalnız birkaç şair (Mehmet Emin, Mehmet Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki bazı şiirleriyle Faruk Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları tarafından benimsenmiştir&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;a) Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren şairlerin (Mehmet Emin'den başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir yandan da, Türkçülük hareketinin ve Ziya Gökalp'in etkisiyle, hece veznine yönelmişlerdir. Ne var ki, bunların hece vezniyle ortaya koydukları ürünler, yalnız biçim (dil, vezin, nazım biçimi) kaygısıyla yetinilen, derinliği olmayan, yalınkat manzumelerdir&lt;br /&gt;               Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif, önce Tev&amp;shy;fik Fikret'in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini sürdürüp geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi bir tutumla, “şiir nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (...) musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir” (A.Haşim), ve “şiir, nesirden bambaşka bir hüviyettedir : musikiden başka türlü bir musikidir” (Y. Kemal) görüşünü savun&amp;shy;muş ve uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk şiirinde üç ayrı akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik Fikret'ten devir aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat olduğunu” bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, Batıdan gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın şekillerini hayal havuzunun sularında seyrettiğini; onun için, dünyanın taşlarını ve bitkilerini renkli bir akis gibi gördüğünü” belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda gördüğü “Romantizm” akımını benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda klasik şiir denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam anlatıma önem vermiştir ( New  klasik  şair)&lt;br /&gt;             .&lt;br /&gt;     b )  Hikâye ve roman alanında, bir bölümü  “Fecr-i Âti” topluluğundan gelen “Yakup Kadri, Refik Halit), bir bölümü  bu topluluk dışında kalan (Ebubekir Hâ&amp;shy;zım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, v.b.) sanatçılar, aralarındaki sanat anlayışı ve dünya görüşü ayrılıklarına rağmen, yerli, hayatı yansıtma konusunda birleşmiş görünürler. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide hikâye ve romanlarında  olayların  İstanbul sınırları içinde kapalı durmasına karşılık, bu devirde, hikâye ve roman yurdun her köşesine açık tutulmuş, her tabakadan halkın yaşayışı konu olarak ele alınmıştır. Özellikle köy ve taşra hayatını anlatan başarılı ilk örnekler (Ebubekir Hâzım:  Küçük Paşa; Refik Halit: Memleket Hikâyeleri; Reşat Nuri: Çalıkuşu, v.b.) bu devirde verilmiştir. Kimi kitapların adları  (Refik Halit: Memleket Hikâyeleri: Ömer Seyfettin: Yalnız Efe - Anadolu romanı.) sonradan “memleket edebiyatı” diye adlandırılan bu çığırı açıkça belirtir. İlkin edebiyat  dışı bir amaçla, “taşraların ne halde olduklarını, köylülerin ne yaptığını, ne istediğini, memleketin neye muh&amp;shy;taç olduğunu yerinde görüp incelemek” için “Tanin Gazetesi”nin Anadolu'ya gönderdiği bir yazarının Anadolu'daki şehir, kasaba ve köyleri dokuz ay (1909-1910) adım adım dolaşarak hazırladığı röportaj niteliğindeki gezi notları (Ahmet Şerif: Ana&amp;shy;dolu'da -Tanin) ve aynı yıl içinde “Anadolu fatihaları” nı dile getirmek amacıyla yazılan, fakat yayınlandığı zaman hiç de ilgi uyandırmadığı halde, Cumhuriyet devrinde dikkati çeken bir roman (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa) ile açılan bu çığır; Refik Halit'in Anadolu sürgününden getirdiği hikâyeler “Memleket Hikâyeleri” ile geniş bir ilgi görmüş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu insanının çetin alınyazısı üzerine eğilme hareketi (Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt, Ateşten Gömlek / Yaban, Millî Savaş Hikâyeleri) artık zorunlu ve yaygın bir hal almıştır&lt;br /&gt;        Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu olarak, çoğu yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Memduh Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri, Selâhattin Enis, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin, kimi romanlarıyla Osman Cemal, v.b.) ilkelerini benimsemişlerdir&lt;br /&gt;    Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami Sata, Abdülhak Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh Şevke) edebiyatlarının etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının bir bölüğü de Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir (Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin     &lt;br /&gt;   c) Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı sayılamaz. Ger&amp;shy;çi, Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu ortaya çıkmış; hattâ bir de tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro (Dârülbedayi-i Osmanî) kurulmuş; bunlar eser yetiştirmek için pek çok yazar o alanda birtakım denemelere girişmiş ise de, bunların çoğu başarı çizgisinin çok altındadır. çeviri ve uyarlama arasında bir tek çevirmenin (İbnürrefik Ahmet Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin üstüne çıkmıştır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                Bu   Dönemin  Başlıca   Sanatçıları&lt;br /&gt;   Bilim yolunda: Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b&lt;br /&gt;     Şiir alanında : (Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, v.s.&lt;br /&gt;(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, v.b.(Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi notları; Yahya Kemal makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz man&amp;shy;zum oyun da yazmışlardır.)&lt;br /&gt;          Hikaye ve roman alanında: Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F. Cemâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin,  )&lt;br /&gt;       (Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Sermet Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı yazanlar da vardır: Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit.&lt;br /&gt;   Tiyatro alanında: Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri, v.b&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-2027558954304699693?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/2027558954304699693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=2027558954304699693' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2027558954304699693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2027558954304699693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/milli-edebiyat-dnemi.html' title='Milli Edebiyat Dönemi'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-6205109914274207774</id><published>2007-12-15T07:37:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:37:27.508-08:00</updated><title type='text'>Fecr-i Ati Edebiyatı</title><content type='html'>FECR-İ ATİ EDEBİYATI (1909-1912)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;              1901’de Servet-i Fünun  topluluğu   dağıldıktan sonra 20 Mart 1909 tarihinde İstanbul’da Servet-i Fünun     mecmuası etrafında, kendilerine Fecr-i Âtî adını veren yeni bir nesil toplanmıştır  Kendilerine  “geleceğin  ışığı   anlamına  gelen  Fecr-i Âti  adını veren  bu  topluluğun   sanatçılar 1910 yılında bir bildiri yayımlayarak kendilerini kamuoyuna tanıtırlar.  .   Bu  aynı  zamanda   edebiyat  tarihinde  kuruluşunu  bir  bildiri  ile  başlatan  ilk  topluluktur  (24 Şubat 1910, Servet-i Fünun).&lt;br /&gt;Bildirilerinde,  edebiyatın  ciddiye alınması, Batı edebiyatının daha yakından tanıtılması, düşünce ve edebiyat konularında konferanslar düzenlenmesi    gibi amaçlarının bulunduğunu açıklarlar.&lt;br /&gt;         Geçmişte kaldığını söyledikleri Servet-i Fünun anlayışını eleştirmekle birlikte onların da bir adım ötesine gidememişlerdir.&lt;br /&gt;    .  Bunun dışında edebiyatımıza bir yenilik getirememişler bu nedenle de özentici, taklitçi bir topluluk olarak eleştirilmişlerdir      Başlıca   Sanatçıları:&lt;br /&gt;  Ahmet Haşim, Aka Gündüz (Enis Avni), Ali Canip Yöntem, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Fuat Köprülü, Refik Halit Karay, Celal Sahir, Faik Ali..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt; 1 - Sanatın saygıdeğer ve şahsi olduğu anlayışını benimserler&lt;br /&gt;2 -  Servet-i Fünun’u batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçlarlar.   Fakat   konu, biçim, dil ve&lt;br /&gt;       anlatım yönünden Servet-i Fünunculardan hiçbir farkları yoktur. Onlar, serbest    müztezatı  biraz&lt;br /&gt;        daha serbestleştirmişler ve Servet-i Fünuncuların tam kavrayamadığı sembolist şiirin güzel&lt;br /&gt;       örneklerini veren şairler yetiştirmişlerdir&lt;br /&gt;3 - Fransız edebiyatını örnek alırlar.&lt;br /&gt;4 - Dilleri süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır. Ancak Servet-i Fünunculardan daha sade bir dil kullanmış 5 - Aşk, ve tabiatı konu olarak işlemişlerdir. Aşk genellikle hissi ve romantiktir. Tabiat tasvirleri ise gerçekçi&lt;br /&gt;       değil, Haşim’de olduğu gibi şahsîdir.&lt;br /&gt; 6 - Kısa ömürlü olan bu topluluk, sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine&lt;br /&gt;         uygulamışlar,         Avrupaî edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır. 7 - Şiire herhangi bir yenilik getirmemişler, Servet-i Fünun’un devamı olmaktan öteye gidememişlerdir.8 - Aruzla şiir yazan Fecr-i Âtî şairlerinin en tanınmış ve en orijinali Ahmet Haşim'dir.             Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük oluşturamamaları  ve  1911’de  kurulan  Milli  edebiyatında  etkisiyle  1912’de dağılmışlar, ferdî olarak değişik alanlarda eserler vermişlerdir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-6205109914274207774?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/6205109914274207774/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=6205109914274207774' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6205109914274207774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6205109914274207774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/fecr-i-ati-edebiyat.html' title='Fecr-i Ati Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1808473895647321570</id><published>2007-12-15T07:36:00.002-08:00</published><updated>2007-12-15T07:37:01.944-08:00</updated><title type='text'>Servet-i Fünun Edebiyatı</title><content type='html'>Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) (1896-1901) Servet-i Fünun, daha önce  Recaizade  Mahmut  Ekrem’in  öğrencisi  Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir. Tanzimat’la   birlikte  başlayan  edebiyatı  Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi, 1896-1901 yılları   arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade  Mahmut  Ekrem  önderliğinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmiştir.   Böylelikle  Recaizade  Mahmut  Ekrem  ve  Muallim  Naci  arasında  süregelen  Eski – yeni  çatışması  da   yeni  edebiyat  taraftarlarının  toplıluk  haline  gelmesiyle  sona  ermiştir.&lt;br /&gt;   Bu    topluluğun    oluşturduğu  edebiyat  koluna   toplanılan  dergiden  dolayı “Servet-i Fünun “,  bu  topluluğun  yeni  bir  edebiyat  oluşturma  amaçlarından  dolayı  da” Edebiyat-ı Cedide”  adı  verilmiştir.&lt;br /&gt;   Bu   topluluğu  Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl    Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.&lt;br /&gt;      Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları, Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif; Roman ve hikâyede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur.&lt;br /&gt;    1901’de   Hüseyin  Cahit  Yalçın’ın   Fransızcadan  çevirip  yayımladığı  “ Edebiyat  ve  Hukuk “ adli  yazının  Fransız  devrimini  övdüğü  gerekçesinden  dolayı   Servet-i Fünun dergisinin  kapatılmasıyla topluluk da dağılır.              ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt;1 -  Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliği sebebiyle edebiyatçılar içe  dönük&lt;br /&gt;    davranmış,  kişisel konuları, içliliği, aşkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi &lt;br /&gt;     ve üzüntüyü   işlemişler; toplumsal sorunlara değinmemişlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir.&lt;br /&gt;     Bunda  Recaizade’nin      büyük etkisi vardır.&lt;br /&gt;2 -  Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır.&lt;br /&gt;   Fransız realizmi    örnek alınmıştır. Topluluğun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise  Avrupai'dir&lt;br /&gt;3 - Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçeye&lt;br /&gt;     geçiş    hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye başlanmıştır. 4 - Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i&lt;br /&gt;      Fünuncular ise   Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket&lt;br /&gt;       etmişlerdir. 5 - Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır.&lt;br /&gt;        nazmı   nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle&lt;br /&gt;      birkaç     dizede/beyitte  dağıtarak  şiirin  dilini  konuşma  diline  yaklaştırmışlar ( Verb rible . 6 - Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır.&lt;br /&gt;     Kafiyede    kulak kafiyesi benimsenmiştir. Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler&lt;br /&gt;      verilmiştir.    Romanda   tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu&lt;br /&gt;    dönemde şekillenmiştir.7 - Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İstanbul'a, seçkin tabakaya aittir. Romanda realizmden,&lt;br /&gt;    şiirde   parnasizm ve sembolizmden etkilenmişlerdir.&lt;br /&gt;8 -Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i&lt;br /&gt;   Fünun, Resimli Gazete..Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul'u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir. Dönemin SanatçılarıTevfik Fikret (1867-1915): Recaizade ve Hamit’in tesiriyle batılı şiire yönelmiştir. Servet-i Fünun’un şiirdeki en önemli temsilcisidir. Ilk şiirlerinde ferdî konulari (aşk, acima, hayal kirikligi...) işler topluluktan ayrı   yazdığı  şiirlerde toplumsal   konulara yönelir. Bu anlayişla yazdigi şiirlerinde temalar, hürriyet, medeniyet, insanlik, bilim, fen ve tekniktir. Sis, Halûk’un Vedaı, Tarih-i Kadim, Halûk’un Amentüsü adlı şiirlerinde bu konuları işler. Sanatının bu ikinci döneminde dinlere de cephe alır, kutsal olan her şeye karşı çıkar, hatta İstanbul'a dahi küfreder (Sis). Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Serbest müstezadı geliştirerek serbestçe kullanmıştır. İlk dönemde dili oldukça ağırdır. Şiiri düz yazıya yaklaştırmıştır. Ahenge büyük önem verir. Şiirlerinde şekil bakımından parnasizmin etkisi görülür. “Şermin”, onun çocuklar için ve heceyle yazdığı şiirlerden oluşan bir eseridir.Eserleri: Rübab-ı Şikeste, Halûk’un Defteri, Rübabın Cevabı, Tarih-i Kadim, Doksanbeşe Doğru Cenap Şahabettin (1870-1934): Servet-i Fünun’un Tevfik Fikret’ten sonra en önemli şairidir. Asil meslegi doktorluktur. Ihtisas için gittigi Fransa’da tıptan çok şiirle ilgilenerek sembolizmi yakından takip etmiş ve bu akımdan etkilenmiştir. Şiirde kelimeleri müzikal değerlere göre seçerek kullanır. Dili oldukça ağırdır. Bilinmeyen Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar kullanır. Duygu ve hayal yüklü tamlamalar kurar. Serbest müstezadı çok kullanmıştır. Aynı şiirde birden fazla aruz kalıbı kullanmıştır. Aşk ve tabiat değişmez konularıdır. Sanatı, sanat, hatta güzellik için yapmıştır. Bolca semboller kullanmış, tabiatla iç dünyanın kompozisyonunu çizmiştir. Düz yazıları da vardır: Hac Yolunda, onun gezi yazısıdır. Suriye Mektupları ve Avrupa Mektupları da gezi türündedir. Diğer nesirleri: Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh, Tiryaki Sözleri (kendi vecizeleri) Tiyatro eserleri: yalan (dram), Körebe (komedi) Halit Ziya Uşaklıgil (1867-1945): Servet-i Fünun’un roman ve hikâyede en ünlü edebiyatçısıdır. Süslü, sanatlı ve ağır bir dili ve üslûbu vardır. Batılı anlamdaki ilk romanları yazmıştır. Realizmden etkilenmiştir. Romanlarında aydın kişileri anlatır. Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil, Servet-i Fünun sanatçısının temsilcisidir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun anlatır ve ruh tahlillerine önem verir. Hikâyelerinde Anadolu hayatına ve köy ve kasaba yaşayışına, romanlarında yalnız İstanbul'a yer verir. Anı ve mensur şiir türünde eserleri de vardır. Romanları: Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Sefile... Hikâyeleri: İzmir Hikâyeleri, hikâye-i Sevda, Kadın Pençesi, Onu Beklerken, Aşka Dair... Hatıraları: Saray ve Ötesi, Kırk Yıl, Bir Acı Hikâye Mehmet Rauf (1875-1931): Servet-i Fünun romanının ikinci önemli ismidir. Roman, hikâye ve tiyatro türünde eserleri vardır. Romantik duyguları, hayalleri ve aşkları işlemiştir. Sosyal hayata pek yer vermemiştir. Arzu, ihtiras ve aşk maceraları temel konularıdır. Romanlarında psikolojik tahlillere önem vermiştir. Dili sadedir. En önemli eseri Eylül’dür. Roman edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman olarak bilinir. Konusu yasak aşktır. Şahıs sayısı azdır. Psikolojik tahliller başarılıdır. Romanları: Eylül, Ferda-yı Garam, Genç Kız Kalbi, Define, Son Yıldız, Kan Damlası. Hikâyeleri: Son Emel, Bir Aşkın Tarihi, Üç Hikâye, Hanımlar Arasında, Menekşe. “Siyah İnciler” ise mensur şiirlerinden oluşur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1808473895647321570?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1808473895647321570/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1808473895647321570' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1808473895647321570'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1808473895647321570'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/servet-i-fnun-edebiyat.html' title='Servet-i Fünun Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-6726851432572953375</id><published>2007-12-15T07:36:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:36:38.021-08:00</updated><title type='text'>Tanzimat Edebiyatı</title><content type='html'>TANZİMAT  EDEBİYATI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       19 Yüzyılın  ikinci  yarısından  sonra  Osmanlı  ordusu  her  alanda yenilmeye başladı  Her  savaştan  sonra  büyük  ölçüde  toprak  kaybediliyordu Bu  durumdan  kurtulmanın  tek  çaresi olarak  dönemin  sadrazamı  Mustafa   Reşit  Paşa Padişah  Abdul  Mecid’e   batılı  anlamda  düzenlemeler  yapmayı  önerdi&lt;br /&gt;     Bu  düzenlemeler  1839’da   Gülhane  Parkı’nda yeniden  düzenleme,  tanzim  etme  anlamına  gelen “Tanzimat  Fermanı”    adlı  resmi  belge  ile  halka  ilân  edildi&lt;br /&gt;    Bu  olaydan  sonra  Osmanlı  sınırları  sonuna  kadar  batıya  açıldı  Türk  aydını  batıyı  tanıma  olanağı  buldu  İlk   öğretim  zorunlu  hale  getirildi.Tıp  fakültesi  (  mekteb-i  tibbiye), erkek  öğretmen  okulu (  Darü’l  muallimin ),  kız  öğretmen  okulu  ( Darü’l  muallimat ), Darü’l  Fünun  ( üniversite ), Mektebi  mülkiye ( siyasal  bilgiler  okulu ),  Mektebi  hukuk açıldı &lt;br /&gt;    Azınlıklara  yeni  haklar  verildi  ,Askerlik,  adalet, vergi  belirli  kurallara  bağlandı   Padişah  kendi  yetkilerini  kanunla  sınırlandırdı.&lt;br /&gt;      Devletin  her  alanında  görülen  değişim  ve  gelişmelere  paralel  olarak  edebiyatta  da  bir  değişimin  hazırlıkları  başladı &lt;br /&gt;    Bu  dönem   edebiyatını  da  üç  kısımda  inceleyebiliyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     I  – HAZIRLIK  DÖNEMİ&lt;br /&gt;      1839 -1850 yılları  arasında   Akif  Paşa,  Sadullah  Paşa,  Mütersim  Asım,  Etem  Pertev  Paşa  gibi  aydınların  batı   edeiyatından  çevirileriyle   batı  etkisindeki  edebiyatın  hazırlık  dönemi  başlamıştır İlk  olarak  Yusuf  Kânil  Paşa  Fenelon’dan  “Telenaque”  adlı  eseri  Türkçeye  çevrildi. Bunu  Victor Hugo’dan  “Sefiller (Mağdurun  Hikayesi),  Daniel  Defo’dan  Robinson Crusse ..gibi  çeviriler  izledi  İlk  yarı  resmi  gazete  olan  “Ceride-i  Havadis”  yayın  hayatına  başladı.  28. Mehmet  Çelebi’nin  gezi  notlarının  yer  aldığı “Sefaretname”adlı  eser   yayınlandı, Böylece  Tanzimat  edebiyatının  temelleri  atılmış  oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     2 -     1. DÖNEM  TANZİMAT  EDEBİYATI&lt;br /&gt;      1860’da  Şinasi^nin  çıkardığı  ilk  özel  gazete  olan  Tercüman-ı  Ahval”  gazetesinin  çıkmasıyla  başlamıştır, 1880’e  kadar  sürmüştür.&lt;br /&gt;     Şinasi,  Ziya  Paşa,  Namık  Kemal, Şemsettin  Sami, Ahmet  Mithat  Efendi…gibi  aydınların   başlattığı  toplumsal  bir  edebiyattır.   Öncelikle  gerek  dil  gerekse  konu  alarak  halkın  çoğunluğundan  uzak  olan  divan  edebiyatı  yerine   dili  daha  sade  ve  toplumsal  konuları  işleyen  bir  edebiyat  oluşturma  hedeflenmiştir.&lt;br /&gt;    Hikâye, roman,  anı,  deneme,  tiyatro, söyleşi, makale  ve  eleştiri   gibi  yazı  türleri  bu  dönemde  edebiyatımıza  girmiş ; ilk  hikâye  “Letaif-i Rivayet”  Ahmet Mithat  Efendi  tarafından,  ilk  roman “Taaşşuk u Talat  ve  Fitnat”  Şemsettin Sami  tarafından  ilk  tiyatro  örneği  “Şair  Evlenmesi” , ilk  makale “Tercumanı  Ahval  Mukaddimesi”   Şinasi  tarafından  yazılmıştır.  Noktalama  işaretleri  de  ilk  olarak  bu  dönemde  Şinasi  tarafından  “Şair  Evlenmesi”nde  kullanılmıştır.&lt;br /&gt;  ÖZELLİKLERİ :&lt;br /&gt; 1 – Klasik  Türk   edebiyatının  nazım  biçimleri  olan  gazel,  kaside, murabba ve  terkib-i  bent…gibi  nazım  &lt;br /&gt;       biçimlerinde  toplumsal  konuları  işleyerek  yenilikçi  bir  edebiyatın  temellerini  atmışlardır.&lt;br /&gt; 2 –“Sanat,  toplum  içindir “ ilkesini  benimseyerek  vatan,  millet,  adalet,  hürriyet, namus,  vicdan ..gibi &lt;br /&gt;       toplumsal  kavramları  edebiyatımızda işlediler.&lt;br /&gt; 3 – Sanatçıları  yenilikçi,  Avrupa  özellikle  Fransız  kültüründen  etkilenmiş politik  kişilerdir.&lt;br /&gt; 4 -  Dili  kısmen  sadeleştirmiş ve  divan  şiirine  konu  bakımından  yenilik  getirmişlerdir.&lt;br /&gt; 5 – Klasisizmin  ve  romantizmin  etkisinde  kalmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;      3 -       II.  DÖNEM  TANZİMAT  EDEBİYATI&lt;br /&gt;     Edebiyatta  tolumsal  konuları  işlemenin  güçleşmesi  sonucunda  birinci  dönem  Tanzimatçılarının  başlattığı  yeniliği  devam  ettirmekle  birlikte  daha  çok  kişisel  konuları  işleyen  ikinci  bir  kuşak  yetişmiştir  1880 – 1895 yılları  arasında  edebiyata  hakim  olan  bu  kuşağa “2.  Tanzimatçılar” adı  verilmiştir.&lt;br /&gt;    Abdulhak  Hamit  Tarhan, Recaizade Mahmut  Ekrem, Sami  Paşazade  Sezai, Şemsettin Sami , Nabizade Nazım ..gibi kişilerin  oluşturduğu  bu  edebiyat  akımı  tanzımatçıların  aksine  politikadan  uzak  tamamen  edebiyatla  uğraşan  kişilerdir.&lt;br /&gt;         ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt; 1 – Batı  edebiyatı ndan   yeni  nazım  şekilleri  getirerek  Divan  edebiyatının  şekil  özelliklerini  yıkmışlardır.&lt;br /&gt; 2 – “Sanat,  sanat  içindir “ ilkesinden  hareketle  sanat  yapmayı  ön  plana  alıp  kişisel  konuları   işledikler  ölüm  ve &lt;br /&gt;       metafizik  konularına  ağırlık  vermişlerdir&lt;br /&gt;3 – Sanat  yapma  amacıyla  şiire  yeni  duyuş  ve  mecazlar  sokarak  dili  iyice  ağırlaştırmışlardır.&lt;br /&gt; 4 – Realizm  ve  natüralizm  akımlarının  etkisinde  kalmışlardır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-6726851432572953375?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/6726851432572953375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=6726851432572953375' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6726851432572953375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6726851432572953375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/tanzimat-edebiyat.html' title='Tanzimat Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-7571052637900494435</id><published>2007-12-15T07:35:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T07:36:07.461-08:00</updated><title type='text'>XIX. yy Türk Edebiyatı (İlk Yarı)</title><content type='html'>.  YÜZYIL  EDEBİYATI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          Bu  yüzyıl  hem  Osmanlı  hem  de  Avrupa’da  yaşayan  Türkler  için  zor  bir  yüzyıl  olmuştur.&lt;br /&gt;         Asya  Kıtasında   yaşayan  Türkler  aralarında   birlik  sağlayamadıklarından  Çarlık  Rusya’sının  egemenliği  altına  girdiler; Osmanlı İmparatorluğu  ise  Rönesansla  gelişen  batı   karşısında  gerilemenin  sancılarını  çekmektedir.&lt;br /&gt;        Sanayi  ile  gelişen  Avrupa  kendine  yeni   hammadde  pazarı  bulma  ve  yeni  sömürgeler  oluşturma  amacıyla  Osmanlı  içinde   iç  karışıklıklar    oluşturarak  devleti  içten  çökertme  çalışmalarına  başlamıştır. Bunun  sonucu  olarak  Osmanlı  içindeki  azınlıklar  isyana  başlamış  devlet  bu  durumdan  kurtulma  arayışına  girmiştir &lt;br /&gt;      Bu  amaçla  yeniçeri  ocağı  yıkılıp “Nizam-i  Cedid “ kurulur, halkla  iletişim  kurma  amacıyla  ilk  resmi  gazete  olan “ Takvim – i Vakay i” çıkarılır  ( 4 Kasım 1931)&lt;br /&gt;    Bu  dönem  edebiyatı  19.  yüzyılın  ilk  yarısı  ve  ikinci  yarısı  yanı  Batı  etkisinde  gelişen  edebiyat  dönemi  olmak  üzere  iki  kısma  ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  19  YÜZYILIN  İLK  YARISINDA  TÜRK  EDEBİYATI.&lt;br /&gt;    Bu  yüzyılda  divan  edebiyatı  önemli  bir  şair  yetişmediğinden  önce  duralama  sonra  da gerilemeye  başlar Yenişehirli Avni, Enderunlu  Vasıf, Keçeci zade  İzzet  Molla ve  Leskofçalı  Galip  gibi  kişiler  yetişmişseler  de  Bunlar  eskiyi  tekrarla  kalmış özellikle  Nedim’in  başlattığı  mahallileşme  hareketi  ile  divan  şiiri  halk  şiirine  yaklaşmaya  başlamıştır .&lt;br /&gt;     Halk  şiiri  alanında  Bayburtlu  Zihni,  Dadaloğlu,  Seyrani  ve Erzurumlu  Emrah  gibi  kişiler  yetişmiş  Bunlar  da  bir  önceki  yıllardaki  ozanları  aşamamışlardır .&lt;br /&gt;       Halk  şiiri  ile  divan  şiiri  arasındaki  paslaşma  bu  yüzyılda  da  sürmüş,  halk  ozanları  örgütlenmeye  başlamıştır. Halk  ozanları  örgütlenmeye  başlamıştır.&lt;br /&gt;    Nesir  alanında  da  sadeleşme  devam  etmiş;  özellikle  tercümeler  etkili  olmuştur Mütercim  Âsım  Efendi  Füruzabâdi2nin  “Kamus’l  Muhid”  adlı  eserini  Arapçan  Türkçeye  çevirerek  ün  kazanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-7571052637900494435?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/7571052637900494435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=7571052637900494435' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7571052637900494435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7571052637900494435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/xix-yy-trk-edebiyat-ilk-yar.html' title='XIX. yy Türk Edebiyatı (İlk Yarı)'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8224128187316117390</id><published>2007-12-15T07:34:00.002-08:00</published><updated>2007-12-15T07:35:04.942-08:00</updated><title type='text'>XVIII. yy Edebiyatı</title><content type='html'>18. YÜZYIL  TÜRK  EDEBİYATI&lt;br /&gt;        Bu  dönemde  Osmanlı  İmparatorluğu  Karlofça  Antlaşmasının  ağır  şartları  altında  toprak  kayıplarıyla  gerilerken   Özellikle  İstanbul’da  oluşturulan lale  bahçeleri,  köşkle  ve  kasrlarla  zevk  ve  eğlence  hayatı  devam  etmiştir.&lt;br /&gt;        Dönemin  zev  ve  eğlence  hayatını  şiirlerinde  yansıtan   Nedim,halk  şiirindeki  koşmalardan  etkilenerek  ortaya  çıkardığı  şarkılarıyla  ün   kazanmıştır.&lt;br /&gt;     Divan  edebiyatının  zevk  ve  eğlence  şairi  olarak  bilinen  Nedim  halk  deyimlerini  yaşadığı  çevreyi  ve  yerli  yaşamı  Kendine  özgü  benzetmeleriyle  şiire  sokarak  “Mahallileşme” ( yerli  hayata  dönüş)hareketini  başlatmıştır  Bu  aynı  zamanda  16. yüzyılda  başlayan  Türki  basit  akımını  da  ilerletmek tir.&lt;br /&gt;    18. yüzyılda  Sebk i  Hindi  akımının  en  önemli  temsilcisi  ve  divan  şiirinin  son  ustası  Şeyh  Galib  de  bu  dönemin  ünlü  divan  şairidir. Ancak  divan  edebiyatı  Nedim  şeyh  Galib  gibi  ünlü  şairlere  rağmen  gerilemeye  başlamıştır&lt;br /&gt;    Bu   dönemde  divan  şiiri  ile  halk  şiiri  arasındaki  etkileşmeler  iyice  artmış divan  şairleri  türkü  ve  koşmalar  yazmış  halk  şairleri  gazellerle  divanlar  oluşturmuştur.&lt;br /&gt;     Halk  edebiyatı bu  yüzyılda   Aşık  Sipahi,  Aşık  Ali  Aşık Bağdadi  Öksüz  Ahmet…gibi  çok  sayıda  sanatçı  yetiştirmesine  rağmen  altın  çağını  yaşayan  16. yüzyılı  aşamamış  bir  bakıma  yerinde  saymıştır  Ancak  bu  dönemde halk  edebiyatı  ürünleri  sözlü  olarak  kalmayıp  cönk  ve  mecmualarla  yazılarak  meraklılarının  elinde  korunmuştur. &lt;br /&gt;   Tasavvuf  edebiyatı alanında  Erzurumlu  İbrahim  Hakkı  gibi  ünlü  şair  ve  matematik  alimi  yetişmiş  Ünlü  eseri “MARİFETNAME”  yi  yazmıştır.&lt;br /&gt;   Nesirde  sadeleşme  bu  yüzyılda  hızlanmıştır. &lt;br /&gt;      MAHALLİLEŞME :&lt;br /&gt;       Halk  deyimlerini yerli  konuları  toplumsal  yaşamı   o  güne  kadar  şiirde  kullanılmayan  halk  deyimlerini   söz  ve  benzetmeleri  şiire  sokarak   Halh  dili  ve  toplumsal  yaşamdan  uzak  olan  divan  şiirini  yerli  hayata  dönüştürme  hareketidir.&lt;br /&gt;       Şiirin  dilini  sadeleştirerek  geniş  halk  kitlelerinin  şiiri  anlamasını  sağlamaya  yönelik  olarak  başlatılan  “Türk–i  Basit “ hareketinin  ilerlemiş  şekli  de  sayılabilir&lt;br /&gt;   Böylelikle  Nedim  divan  şiirindeki  kalıplaşmış  söz  ve  benzetmeleri  değiştirerek  bu  şiiri  tek  düzelikten  kurtarıp  daha  somut  bir  şiir  olmasını  başlatmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8224128187316117390?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8224128187316117390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8224128187316117390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8224128187316117390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8224128187316117390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/xviii-yy-edebiyat.html' title='XVIII. yy Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-7211300227509651843</id><published>2007-12-15T07:34:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:34:41.003-08:00</updated><title type='text'>XVII. yy Edebiyatı</title><content type='html'>17. YÜZYIL   EDEBİYATI&lt;br /&gt;     Bu  yüzyılda  batıda  Rönesans ve  reform   hareketleri yaşanırken  Osmanlı  imparatoluğuiç  karışıklıklar   ve  disiplinsizlikler  yüzünden  gerilemeye  başlamıştır.&lt;br /&gt;       Ancak   edebiyat  alanında  önceden  güçlü  temeller  atıldığı  için  bu  gerilemelerden  etkilenme  olmamış  aksine  ilerlemeler  devam  etmiştir. &lt;br /&gt;    Divan  edebiyatında  şiir  alanında  büyük  kaside  şairi  Nefi ,  düşünce  yanı  ağır  basan  “Hikeni  “ tarzında  Nabi, “ Sebki  Hindi” akımının  etkisinde  şiir yazan  Naili  ve  Neşati  gibi  şarler  yetişti.&lt;br /&gt;     Bu  yüzyılda  divan   nesri  de  üç  alanda  devamını  sürdürdü.   Sade  nesirde  :  Evliya  Çelebi,  Naima ve  peçevi  ;  orta  nesirde:  Kâtip  Çelebi,   süslü  nesirde   Veysi  ve  Nergisi  gibi  ustalar  önemli  eserler  verdiler.&lt;br /&gt;   Halk  edebiyatı  da  Karacaoğlan,  Gevheri, Aşık  Ömer,  ve  Kayıkçı  Kul  Mustafa  gibi  ozanların  Türkçenin  incelikleriyle  beslenen    üstün  eserleriyle  altın  çağını  yaşamıştır. Ancak  halk  edebiyatı  bu  dönemde  Klasik  Türk  edebiyatından  etkilenmiş  Bazı  halk  ozanları  divan  şiiri  tarzında  eserler  de  vermiştir.&lt;br /&gt; “ Kerem  ile  Aslı  “ hikâyesi  bu  yüzyılda  oluşmuştur&lt;br /&gt;   Dönemin  toplumsal  ve  siyasi  gelişmelerinden  dolayı   daha   çok  toplumsal  konular  işlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  HİKEMİ  TARZI  :  17.yüzyılda  Nabi’nin  geliştirdiği  bilgi  ve  öğüt  verme  yanı  ağır  basan  Atasözü  ve  derin  düşünceler  içeren  cümlelerin  çok  kullanıldığı  didaktik  şiir  tarzıdır.&lt;br /&gt;   “SEBK-İ  HİNDİ ( Hint  tarzı )  İran’da  doğup  Hindistan’da  gelişen  bir  akımdır.  Safavi  devleti  zamanında  İran’daki  baskılardan  bunalıp  daha   serbest  yazabilmek  için  Hindistan’a  giden  İranlı  şairler  tarafından  oluşturulmuştur.En  önemli  ustaları  Tebrizli  Saib  ile  Buharalı  Şevket!tir.&lt;br /&gt;  17. yüzyılda  Naili  ve  Neşati  18.  yüzyılda  Şeyh  Galib  bizde  bu  akımın  etkisiyle  şiirler   yazmışlardır.&lt;br /&gt;   19. yüzyılda  Fransa’da  başlayıp  bizde  Ahmet  Haşim  tarafından  uygulanan  “Sembolizm”  bu  akımı  andırmaktadır.&lt;br /&gt;   ÖZELLİKLERİ :&lt;br /&gt;   1-  Soyut  ve  sembolik  anlatıma  yer  verilir.&lt;br /&gt;  2- Hayal  unsuru  ön  plandadır.&lt;br /&gt;  3 – Istırap   yönü  ağır  basar.&lt;br /&gt;  4 – Uzun  cümle  ve  tamlamalarla  süslü  anlatıma  önem  verilir.&lt;br /&gt;    Bu  akımın  divan  şiirine  getirdiği  yenlikler  olarak  söz  oyunları  yerine  anlam  oyunları  ve  anlam  derinliğine  önem  verme,  açık  ve  düz  söyleyiş  yerine  mecazlarla  yüklü  güç  anlaşılır  geniş  hayallerle  yüklü  bir  anlatım sayılabilir..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-7211300227509651843?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/7211300227509651843/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=7211300227509651843' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7211300227509651843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7211300227509651843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/xvii-yy-edebiyat.html' title='XVII. yy Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-7214451656305000874</id><published>2007-12-15T07:33:00.002-08:00</published><updated>2007-12-15T07:34:09.638-08:00</updated><title type='text'>XVI. yy Edebiyatı</title><content type='html'>XVI.  YÜZYIL   EDEBİYATI &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           Bu  yüzyıl  Osmanlı   Devletinin    her  alanda  güçlü  olduğu   dönemdir   Özellikle   bilim,  kültür,  sanat  ve  edebiyat  alanında  önemli  gelişmeler  olmuş    padişahların  kendileri  de   edebiyatla  uğraştıkları  için  ( Y. Sultan  Selim,  Kanuni ) edebiyatçıları    koruyup  sanatlarını  rahatlıkla  icra  edebilecekleri  ortamı   sağlamışlardır.&lt;br /&gt;          Bu  yüzyıl  Divan  şiirinin   İran  şiirinin  etkisinden  kurtulup  kendi  geleneğini  oluşturduğu  bir &lt;br /&gt;yüzyıldır.  Şiirleriyle  dünya  edebiyatının  klasikleri  arasına  giren  Fuzûli,   Kanunu  Sultan  Süleyman’dan  iltifatlar  gören  Bâki   bu  yüzyılda  yetişmiştir. Hatta  Bâki &lt;br /&gt;                              Cihanı-câm-ı nazmım şi’i Bâki gibi  devr  eyler&lt;br /&gt;                              Bu  bezmin  şimdi  biz  de Câmi- i devranıyız  câna&lt;br /&gt; ( Câm’ın   sarhoş  edici  kadehe  benzeyen  şiiri  ölümsüz  gibi  dünyayı  dolaşır;  şimdi  biz de  bu  devrin  Câmi’siyiz ) diyerek  kendisinin  İran  şairleriyle  aynı  dereceye  geldiğini  söyler.&lt;br /&gt;             Bu  yüzyılda  şairler  aruz  ölçüsünü  daha  da  ustalıkla  kullanmaya  başladılar.  Dile  Arapça,  Farça  sözcükler  çokça  girdi,  Türkçe  sözcükler  azalmaya  başladı    Bu  durum   Tatavlalı  Mahremi,  ve Edirneli   Nazmi    gibi    bazı  şairleri  rahatsız etmiş  Bu  şairler  XV. Yüzyılda  Aydınlı  Visali’nin  başlatmış  olduğu “Türki-i Basit” sürdürerek  Türkçe  yazmak  gerektiğini  savunmuşlardır.  Ancak  bu  şairlerin  Fuzûli   ve  Bâki  kadar  güçlü  olmayışları  Türkçe  kelimelerin  aruza  fazla  uymaması  bu  akımın  başarılı  olmasını  engellemiştir.    Tatavlalı  Mahremi’den  bir  örnek&lt;br /&gt;                                      “Gördüm  seğirdir  ol  ala  gözlü  geyik  gibi&lt;br /&gt;                                        Düştüm  saçı  tuzağına   bön  üveyik  gibi          &lt;br /&gt;            İslam  öncesi  ozan,  baksı   geleneğinin  bir  devamı  sayılan  Aşık  Tarzı  Türk  edebiyatı  da  bu  yüzyılda  gelişmeye  başlamış  Âşık  adı  verilen  şairlerin  saz  eşliğinde  söyleyip  anlattıkları  şiir  ve halk  hikâyeleriyle   yüzyılın  örneklerini  vermişlerdir. Pir  Sultan  Abdal,  Köroğlu  Âşık  Garip  bunlardan  başlıcalarıdır.&lt;br /&gt;           Bu  yüzyılda  nesir  alanında  da  dikkate  değer  çalışmalar  yapılmıştır.  Tezkire  türünde : Seyhi  Bey,  Latifi , Âşık  Çelebi;  Tarih  türünde : Hoca  Sadettin,  Lütfi  Paşa,   İbni  Cemal   ve  Selankli  Mustafa  Paşa; coğrafya  türünde :Seydi  Ali  Reis, Piri  Reis; anı  türünde: Babür  Şah  öneml  eserler  vermişlerdir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   TÜRKİ- İ BASİT: XV. Yüzyılda  Aydınlı  Visali’nin  Başlattığı  akım  olup  dilde   Türkçe  sözcüklere  daha  çok  yer  vermeyi   Arapça,  Farça  tamlamalar  yerine  Türkçe  deyimler  kullanmayı  atasözleri  ve  halk  deyişlerine  yer  vererek  divan  edebiyatının  dilini  her  kesimin  anlayacağı  dil  haline  getirmeyi  amaçlamıştır&lt;br /&gt;                                       ÂŞIK  EDEBİYATININ  GENEL  ÖZELLİKLERİ&lt;br /&gt;   1 – Halkımızın  “âşık”  adını  verdiği  saz  çalarak  şiir  söyleyen  ozanların  şiirlerinden  oluşur.&lt;br /&gt;   2 – Eserler İrticalen  oluşturulur. Cönk  ya  da  mecmuada  toplanır.&lt;br /&gt;   3 – Son  dörtlükte  şairin   adı  ya  da  mahlası  geçer.&lt;br /&gt;   4 – Dili  yalın  , her kesimin  anlayacağı  Türkçedir,   yöresel  söyleyişlere  yer  verilir.&lt;br /&gt;  5 – Nazım  birimi  dörtlüktür.&lt;br /&gt;   6 – Hece  ölçüsü   yazılır  ve  daha çok  yarın  uyak  kullanılır.&lt;br /&gt;  7 -  Koşma  semai,  varsağı  ve  destan  gibi  türleri  vardır Koşmalar  işlediği  konuya  göre  güzelleme, &lt;br /&gt;       taşlama,  ağıt  ve  koçaklama  gibi  adlar  alırlar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-7214451656305000874?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/7214451656305000874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=7214451656305000874' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7214451656305000874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7214451656305000874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/xvi-yy-edebiyat.html' title='XVI. yy Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-6182183946114296654</id><published>2007-12-15T07:33:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:33:25.214-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatında Düzyazı Biçimleri</title><content type='html'>DÜZYAZI BİÇİMLERİ   Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.       Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye değin sürmüştür.       Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır. Din dışı konularda düz yazı Tezkire   Ünlü kişilerin yaşam öykülerinin toplandığı yapıt. Şairlerin yaşam öykülerini anlatanlara Tezkiretü’ş-şuara ya da tezkire-i şuara, din adamlarının yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l evliya, hattatların yaşam öykülerini anlatanlana tezkiretü’l-hattatin, bilginlerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı şeyhlerinin yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l- halvetiye, müzikçilerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikişinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü'ş-şuara’sını Ali Şir Nevai Mecalisü'n-Nefais adıyla yazdı. Tarih   Geçmiş olayları, geçmiş belli bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür. Sefaretname   Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine ilişkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Sefaretnamesi’dir. Seyahatname    Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoğu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si bu türe güzel bir örnektir. Siyasetname  Devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koşulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiği belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Melikşah’ın isteği üzerine kaleme aldığı Siyasetname’dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib’in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır. Münazara     Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaştırıldığı yapıtlardır. Şiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır. Münşeat     Mektuplardan ya da çeşitli konulardaki düzyazılardan oluşan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluşan münşeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeşitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kişiye yönelik yazı türlerinin başlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münşeat. Ve son olarak şairlerin mektuplarından oluşan münşeatlar. Din konulu düz yazı Evliya tezkiresi   Din ulularının gerçek ya da efsaneleştirilmiş yaşam öyküleri ile kerametlerini anlatan yapıtlardır. İçinde İslam velilerinin yaşamlarına ilişkin bilgilerin yanında vaazlar ve ahlaki öğütler de yer alır. Sinan Paşa’nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi’nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları bu türün divan edebiyatımızdaki başlıca örnekleridir. Kısas-ı enbiya    Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai’nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi’l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi’nin 1310’da Çağatay Hanı Termaşir’in emiri Nasuriddin Tokboğa’nın emriyle yazdığı Kısasü’l-Enbiya ve Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-6182183946114296654?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/6182183946114296654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=6182183946114296654' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6182183946114296654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6182183946114296654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/divan-edebiyatnda-dzyaz-biimleri.html' title='Divan Edebiyatında Düzyazı Biçimleri'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-3305852357667216551</id><published>2007-12-15T07:32:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:32:50.890-08:00</updated><title type='text'>Konularına Göre Nazım-Nesir (Divan Edebiyatı)</title><content type='html'>b. Konularına göre nazım-nesir türleri&lt;br /&gt;Din dışı şiir türleri Bahariye    Baharın gelişini, doğadaki değişimleri, çiçeklerin açmasını, kelebeklerin uçmasını konu edinen kasidelerdir. Dönemlerindeki büyük kişilere sunulup ödüllendirilmek için yazılırlar. Hemen her divanda bir bahariye bulunması geleneği vardır. Hemen her divan şairinin de bir bahariyesi vardır. Cemreviye    Divan şairlerinin cemre düşmesi nedeniyle dönemlerindeki büyük kişilere sunmak için kaleme aldıkları kaside türüdür. Örneklerine az rastlanır. Cemrenin bahar müjdecisi olması nedeniyle bir bahariye niteliği de taşır. Cemreviyelere genellikle teşbib ile başlanır. Kasidenin diğer bölümlerinde bir değişiklik yapılmaz. Fahriye   Divan şairlerinin kendilerini ya da bir başka şair ya da kişiyi övdükleri şiirlerdir. Genellikle kaside türünde yazılırlar. Fahriye aynı zamanda kasidelerde şairlerin kendileriini övdükleri beyitlerin bulunduğu beşinci bölüme verilen isimdir. Mersiye     Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kalema alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahyâ Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere "vatan mersiyesi" denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır. &lt;a href="http://213.243.28.24/ozel/edebiyat/divansiiri/seyhgalip/mersiye.html"&gt;ÖRNEK MERSİYE Şeyh Galib&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Medhiye     Bir kimseyi övmek için genellikle kaside biçiminde yazılan şiir ya da düzyazıdır. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammad gibi nazım biçimlerinde mediyeler de vardır. Padişah, vezir, şeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, başka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneğini Nef’î vermiştir. &lt;a href="http://213.243.28.24/ozel/edebiyat/divansiiri/nefi/kaside1.html"&gt;ÖRNEK MEDHİYE Nef'î&lt;/a&gt; Gazavatname     Gazaname olarak da bilinir. Ordunun akınlarını, savaşları, kahramanlıkları, zaferleri anlatılan düz yazı ya da şiir biçimindeki edebi türdür. Arap edebiyatında "magazi" diye bilinir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya başlanmıştır. Kâşîfi’nin Gazaname-i Rum’u bu türün örnekleri arasındadır. Sahilname    Divan şairlerinin İstanbul kıyıları ile buralardaki yerleşim yerlerini, yaşayış biçimlerini anlattıkları şiirlerinin genel adıdır. Örneklerine az rastlanır. Genellikle mesnevi biçiminde yazılmışlardır. Sâkiname   Divan edebiyatında gerçek ya da mecaz anlamıyla içki ve içki alemlerinin övülerek anlatıldığı şiir türü. Mesnevilerin bölüm sonlarında bazen sakiname başlığıyla iki beyitlik küçük parçalar olarak yer alır. Türk edebiyatında 17. yüzyılda büyük gelişme gösteren sakinamelerin ilk örneğini İşretname adlı yapıtıyla Revânî vermiştir. Kıyafetname   İnsanların fiziksel görünümlerini esas alarak karakterlerini açıklamaya çalışan eselerdir. Bu türün kıyafet bilimiyle uğraşanlarına "kayif" ya da "kıyafetşinas" adı verilir. Divan edebiyatında kıyafetnamenin ilk örneği Hamdullah Hamdi’nin ünlü Kıyafetname adlı eseridir. Bu eserde renk, boy, yanak, saç, çene, sakal, parmak gibi 26 başlık altında karakter tahlilleri yer alır. Nesîmi’nin Kıyafet-ül Firase’si de önemli bir örnektir. Surname   Şehzadelerin sünnet, kadın sultanların evlenmeleri nedeniyle yazılan şiir ya da düzyazı biçimindeki eserlerdir. Yazıldıkları dönemin toplumsal yaşamına ilişkin bilgiler de verdikleri için tarihi bir özellik taşırlar. Genellikle mesnevi ya da kaside türündedirler. Figani’nin Kanuni Sultan Süleyman’ın oğullarının sünnetini anlattığı Suriyye Kasidesi türün en iyi örneğidir. Hamamname   Hamamları, hamam eğlence ve sohbetlerini, hamamdaki güzelleri betimlemek için yazılan kaside, gazel, mesnevi gibi nazım eserlerdir. Divan edebiyatına ilk kez Deli Birader lakabıyla tanınan Gâzalî’nin Beşiktaş’taki bir hamamı anlatan şiiri ile girmiştir. Şehrengiz   Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na't gibi bölümlerle başlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doğa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk şehrengizi yazan Priştineli Mesihi’dir. Hicviye   Bir kişiyi, kurumu, toplumsal olayı, geleneği yeren söz, düzyazı ya da şiir türüne verilen addır. Hicviye, gazel, kaside, murabba, muhammes gibi nazım biçimleriyle yazılmıştır. Divan edebiyatında en önemli hicviyelerden biri Nef’î’nin Siham-ı Kaza’sıdır. ÖRNEK: KITA Şimdi hayl-i suhan-verân içre Nef’î mânendi var mı bir şair Sözleri Seba-i Muallâka’dır İmrülkays kendidir kâfir Şeyhüslam Yahyâ (Şair, "şairler içinde Nef’î'nin bir eşi yoktur. Onun şiirleri Kabe’nin duvarlarına asılan şiirler gibi güzeldir ve sanki o kafir, İmrülkays’ın ta kendisidir" diyor. Kafir aynı zamanda beğenmeyi ifade eder. Şeyhülislam Yahya, Nef’î’yi över gibi görünüyor ama "Seba-i Muallâka" Kabe henüz putperestlerin elinde iken oraya asılan şiirlerdir. İmrülkays ise şiirleri Kabe’de asılı ve müslüman olmayan bir şair. Sonuçta Şeyhülislam Yahya, Nef’î’yi "kafirlikle" suçluyor.) KITA Bize kâfir demiş mütfî efendi Tutalım ben anca diyem Müselmân Varılınca yarın Rûz-i Cezâya İkimiz de çıkarız anda yalan Nef’î (Nef’i de bu kıtayla Şeyhülislam Yahyâ’ya yanıt veriyor. "Müftü efendi bana kafir demiş. Tutalım ben de ona Müslüman diyeyim. Ama yarın Rûz-i Ceza’da ikimiz de yalancı çıkarız. Çünkü kafir olan kendisidir.") Hezliyat   Alaylı bir dille kaleme alınmış nazım türüdür. Kaba şakalara, taşlamalara ve sövgülere yer verilir. Hezeliyat olarak da bilinir. Hezliyatta zarif bir nükte ya da güzel bir manzum bulunur. Konu şakayla karışık alaylı bir dille anlatılır. Nev’izade Atai’nin Bahayi-i Küfri eseri bu türün örneğidir. Bayburtlu Zihni’de hezliyatın usta şairlerindendir. Tarih düşürme   Önem verilen bir olayın, yılını göstermek üzere ebced hesabıyla bir cümle, biz dize ya da beyit söyleme sanatıdır. Tarih dizesinin bütün harfleri hesaplanarak söylenenlere tarih-i tam, yalnız noktalı harfler hesaplanacaksa tarih-i mücevher, yalnız noktasız harfler esas alınacaksa tarih-i mühmel denir. Bazen dizedeki harflerin sayı değerlerinin toplamı tarihi tam olarak göstermez. Bu tür tarihlere de tamiyeli tarih denir. Muamma   Belli kurallara göre düzenlenip çözülebilen ve yanıtı tanrının sıfatlarından biri ya da bir insan adı olan manzum bilmecedir. Muamma beyit, kıta gibi küçük nazım biçimleriyle yazılır. Ama mesnevi parçalarıyla yazılmış muammalara da rastlanır. Ali Şir Nevai, Fuzûlî, Nâbî, Kınalızade Ali Efendi, Sümbülzade Vehbi ve Fitnat Hanım’ın yazdığı çok sayıda muamma vardır. Edirneli Emrî Çelebi ise 600'den fazla muammasıyla bu alanın en ünlü şairidir. Örnek: Bende yok sabr ü sükûn sende vefâdan zerre İki yoktan na çıkar fikr idelim bir kerre Nâbî (Bu beyitte yok anlamına gelen iki edat var. Bunlar "nâ" ve "bî". Bu edatlar bize beyitteki ismi veriyor. Yani Nâbî.) Lugaz   Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. Muamma ile birlikte çok kullanılan bir söz oyunudur. Muamma’dan farkı konusunun daha geniş olmasıdır. Çoğunlukla soru biçiminde düzenlenir. En önemli özelliği içinde çözüme ilişkin ipuçlarının bulunmasıdır. Divanların son bölümlerine konur. Eğlendirici ve öğretici olanların yanısıra öğretici ve dinsel lugazlar da vardır. Lugazlar yazarlarının imzasını taşıdığından halk edebiyatındaki bilmeceden ayrılır. Bütün lugazlar, "Bir acayip nesne gördüm", "Ol nedir kimdir" ya da "Nedir ol kim" gibi kalıplaşmış sözlerle başlar. Örnek: Nedir kim ol iki yüzlü münâfık Nümâyan çihresinde levn-i âşık Gezer dünyayı hem bî-dest ü pâdır Mukim-i hâne-i ehl-i gınâdır Teâl-Allah nedir anda bu kudret Yemez içmez virir dünyaya nî’met Gehi Müslim kıyâfetle be-didâr Gehi şekl-i firengide nümûdâr Kırılsa pâre pâre olsa amma Zarar gelmez ana bir türlü kat’â Yatar zir-i zemînde hâke yek-sân Semâda adıdır mihr-i dirahşân Eğer kim olmasaydı kalbi fasîd Cihânda olmaz idi kadri kâsid Yeter vasf eyledin ol bî-vefâyı Yanından gitmese virmez safâyı Sünbülzade Vehbî (Şair bu lügazda "altın"ı anlatıyor.) Dariye   Divan şiirinde ev ile ilgili kasidelere dariye adı verilir. Divan şairlerinin caize (armağan alma) amacıyla ortaya çıkan fırsatçılıkları sonucu gelişmiş bir türdür. Bazıları gazel tarzında da yazılmıştır. Yeni yaptırılan köşk, saray, yalı benzeri binalar için yazılır. Şair eserden çok az bahseder hemen yaptıranı övmeye geçer. Binalar için hazırlanan kitabeler de bir tür dariye sayılır. Rahşiye   Atlar için yazılmış kaside. Nesib bölümünde atlar övülür. Nef’î’nin IV. Murad’ın atlarını övdüğü rahşiyesi meşhurdur. Örnek: Bâreka’llâh zih’i rahş-i humâyun-sîmâ Ki komuş nâmını sultân-ı cihan bâd-ı sabâ Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte Ki seğirdikten ana sâyesi ile pâ-der-pâ Bırakır anı dahi sâyesi gibi yolda Olsa ger şâtır-ı endişe ile pâ-der-pa Düşmeden sayesi hak üzre eder âlemi Sehv ile rakibi göserse ihâna irhâ Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ                                                       Nef'î Dini konulardaki türler Tevhid   Tanrının birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nâbî yazmıştır. Münacat   Konusu tanrıya yakarış olan şiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir. Na’t  Hazreti Muhammed’i övmek amacıyla yazılmış şiirlerdir. Hazreti Muhammed’in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiştir. Na’t yazmakla ünlü kişilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli’nin "Su Kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir. Maktel-i Hüseyin   Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Şii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzûlî’nin yazdığı Hadikatü’s-Süeda adlı eserdir. Miraciye   Hazreti Muhammed’in göğe yükselişini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluşturabildiği gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi şeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coşkulu bir söyleyiş, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman’ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir. Hilye   Hazreti Muhammed’in fiziksel ve kişisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. Zamanla hilye'nin kapsamı genişlemiş halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneği Hakani’nin Hilye-i Hakani’sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneği de ortaya çıkmıştır. Mevlid Hazreti Muhammed’in doğumunu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziğinin doğaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoğu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiş, halkın anlayabileceği yalın bir dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu’l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi’nin eseri olan Vesiletü’n-Necat’tır. Kırk hadis   Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluşan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli başlı konuları Kur’an’ın erdemleri, İslamın şartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaşam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır. Menkıbname   Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermişlerin olağanüstü yaşamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100’ü aşkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneğin Sakıb Bey’le Mustafa Dede’nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermişi konu edinir, örneğin Müstakimzade Süleyman Saddedin’in Menkıb-ı İmam-ı Azam’ı gibi. Kıssa   Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. Çoğul söylenişi kısas’tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneğidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-3305852357667216551?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/3305852357667216551/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=3305852357667216551' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3305852357667216551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3305852357667216551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/konularna-gre-nazm-nesir-divan-edebiyat.html' title='Konularına Göre Nazım-Nesir (Divan Edebiyatı)'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-4807751916595506664</id><published>2007-12-15T07:31:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:31:38.369-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri</title><content type='html'>DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ a. Biçimlerine göre&lt;br /&gt;  Divan şiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar "aynı" ve "ayrı" uyaklı (kafiyeli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların başlıcaları "gazel", "kaside" ve "müstezat"tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise "mesnevi".       Bend’lerden oluşan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye ayrılır. Tek bendliler "rubai" ve "tuyuğ", çok bendliler ise "musammat" ana başlığı altında toplanan "murabba", "şarkı", "muhammes", "tahmis", "tardiye", "tasdir", "müseddes", "tesdis", "müsebba", "tesbi", "müsemmen", "tesmin", "muaşşer", "taşir", "terkib-i bend", "terci-i bend"dir. Bunun dışında "müfred" (tek beyit) ve "azade" de (tek mısra) anılabilir.&lt;br /&gt;Uyak (kafiye) &lt;br /&gt;  Şiirde dize sonlarındaki ses benzerliğidir. Türk halk şiirinde ayak olarak adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeşen sözcüklerin anlam bakımından farklı olmaları gerekir. Şiirde ses benzerliği yoluyla uyum sağlamak ve genellikle okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde hatırlamayı ve ezberi kolaylaştıran bir öğedir.       Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara "yarım uyak" denir. En az bir hecedeki ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara "tam uyak" ya da "yalın uyak" adı verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise "zengin uyak"tır. Yazılış ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya çıkan benzerliğe "cinaslı uyak" denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir. Beyit   Şiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluşan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün olabildiği gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun şiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyişlere uygun olduğu için bağımsız tek bir şiir olarak da yazılabilir. Ya da başka şiir biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline dayalıdır.       Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb'dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz arasında kalan bölüm haşv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite "beyt-i musarra", uyaksız olanlara "ferd" ya da "müfred" denir. Divanlarda müfredler müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduğu bölüme de "metali" denir. Örnek beyit: Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden Selimî (Padişah 2’nci Selim) Mısra (dize)&lt;br /&gt;  Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiş beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir şiirin parçası olabileceği gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani tek mısralık şiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün oluşturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan mısralarına da aynı isim verilir. Yetkinliği, sağlam yapısı, özlü ve çarpıcı anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaşan mısralara "mısra-i berceste" ya da şah-mısra denir. Bend (kıta)  &lt;br /&gt;  Şiirde iki ya da daha çok mısradan oluşan birimdir. Şiirin içeriği ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını şiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan şiirinde rubai, halk şiirinde dörtlük denir. Bu tür kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb şeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı (yani ab ab) şeklinde de olabilir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba şeklinde) olan kıtalara nazım denir. Murabba, muhammes, şarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça anlamında kıta diye adlandırılır.       Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara "kıta-i kebire" denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir. Bu bölüme de "mukattaat" denir. Mesnevi  &lt;br /&gt;  Bu şiir türünün geniş tanımını www.edebiyatturk.net "edebiyat" bölümünde bulabilirsiniz. Kaside   Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:       Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı verilir.       İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.       Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.       Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.       Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.       Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.       Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti "beyt-ül kaside"dir. Şairin adının geçtiği beyite ise "tac beyit" denir. Gazel &lt;br /&gt;  Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti "matla", son beyti ise "makta" adını alır.       Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel "zü'l-metali", her beyti musarra olan gazel ise "müselsel" gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte "hüsn-i matla" (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine "hüsn-i makta" (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.       Gazelin en güzel beyti ise "beytü'l-gazel" ya da "şah beyit" adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine "redd'i-matla" denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da "hüsn-i" maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla "mahlas beyti" ya da "mahlashane" olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına "hüsn-i tahallüs" denir.       Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de "natamam" gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere "tahmis", "terbi" adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller "yekahenk gazel", her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır.       Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm’in gazelleri, "şuhane", öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî’nin gazelleri, "hakimane gazel" denir.       Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.      Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir. Rubai     Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere "rubai-i musarra" ya da "terane" adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef'ûlü birimiyle başlayan 12 kalıba "ahreb", mef'ûlün birimiyle başlayan öbür 12 kalıba da "ahrem" denir. Kalıpların sonu "faül" ya da "fa" birimiyle biter.       Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan şiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir. Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.       Türk edebiyatında Mevlana’nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai şairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır. Musammat &lt;br /&gt;  Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır. Terci-i bend / terkib-i bend     Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiş "hane" adı verilen 5-10 beyitlik şiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) "vasıta" denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda değişmesi durumunda şiir terkib-i bend olur. Müsemmem   Sekiz dizeden oluşan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Şeyh Galib'in Esrâr Dede'nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir. Tuyuğ   Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. Çoğunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai'den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir. Tahmis   Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluşturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle başka bir şairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluşturan şairler de vardır. Başarılı bir tahmis'te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaşmış olmalıdır. Başa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. Diğer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.Tardiye   Beş dizelik bentlerden oluşan musammat türüdür.Taşdir   Tahmisin değişik bir şeklidir. Tahmiste bir başka şairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taşirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. Taşdire "mutarraf tahmis" de denir. Tesdis   Terbî ve tahmise benzer. Ancak başka bir şairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluşur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi   Bir başka şairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır. Taşir   İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10'lu beyitler haline getirilmiş gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.Tezmin&lt;br /&gt;  İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8’li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.Muaşşer   Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiği muaşşerlere "mütekerrir muaşşer" denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde değişmesiyle yazılan muaşşerler ise "müzdeviç muaşşer" adıyla tanımlanır. Muhammes    Aynı ölçüdeki beşer dizelik bendlerden oluşa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese "mütekerrir muhammes", bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuştuğu muhammeslere ise "müzdeviç muhammes" adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında değişir. Muhammeslerde çoğunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır. Murabba   Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiği murabbalara "mütekerrir murabba" denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeşiyorsa murabba "müzdeviç murabba" diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında değişir. Konuları çoğunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koşmalara benzerler. Müseddes    Aynı ölçüde altışar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin bütün dizeleri birbirleriyle, sonraki bendlerin bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk bendin son ya da son iki dizesi her bendin sonunda yinelenirse "mütekerrir müseddes", sonraki bendler ile ilk bend yalnızca uyak yönünden benziyorsa "müzdeviç müseddes" adını alır. Müseddeslerin uzunluğu 5-8 bend arasında değişir. Konuları tasavvuf ve felsefedir. Müstezat    Arapça ziyade sözcüğünden gelir. Bir gazelin her dizesine bir kısa dize ekleyerek oluşturulan şiir biçimidir. Çoğunlukla aruzun "mef’ulü/ mefailü/ mefailü/ feulün kalıbı kullanılarak yazılırlar. Her dizeden sonra bu kalıbın ilk ve son birimleri olan mef’ulü/ feûlün kalıbına uygun bir kısa dize söylenir. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Ziyadeler dizeden sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluşan 4 dize bir beyit sayılır. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluşturur. Ziyadesi bir satırdan fazla olan müstezatlar da vardır. Tez ziyadeli müstezatlara "sade" çitf ziyadeli olanlara ise "çift" adı verilir. Şarkı   Divan şiirinde bestelenmeye uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoğunlukla 4 dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluşabilir. Üçüncü dizeye meyan adı verilir. Ve bu dizenin anlam bakımından daha özlü olmasına dikkat edilir. Dördüncü dizeye ise nakarat denir. Aşk, sevgili, ayrılık, içki, eğlence gibi konularda yazılır. Divan edebiyatının ilk şarkı yazarı Naîlî-i Kadîm’dir. 28 şarkısıyla Nedîm de bu türün en güzel örneklerini vermiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-4807751916595506664?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/4807751916595506664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=4807751916595506664' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4807751916595506664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4807751916595506664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/divan-edebiyat-nazm-biimleri.html' title='Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8720385147428910253</id><published>2007-12-15T07:30:00.003-08:00</published><updated>2007-12-15T07:30:54.270-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatında KOnu &amp; Aruz</title><content type='html'>DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR &lt;br /&gt;  Divan şiiri konu bakımından çok çeşitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi öncelikle din dışı ve dini şiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı şiirde başlıca türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye, mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname, surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve şehrengiz. Dini-tasavvuf şiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na't, maktel-i Hüseyin, miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.       Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat, sefaretname.       Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.       Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de çokça yazılmıştır. DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ     Divan şiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağladı.       Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün, fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.       Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8720385147428910253?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8720385147428910253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8720385147428910253' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8720385147428910253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8720385147428910253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/divan-edebiyatnda-konu-aruz.html' title='Divan Edebiyatında KOnu &amp; Aruz'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8404920505702255248</id><published>2007-12-15T07:30:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:30:24.253-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatında Sanatlar</title><content type='html'>DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR Teşbih   Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih'te dört öğe bulunur:       Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".       Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".       Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".       Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".       Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.       Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:       Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".       Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.       Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.       Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet.Mecaz   Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve genişlik vermek için kullanılır. Örneğin: Kandilli yüzerken uykularda Mehtabı sürükledik sularda                                Yahya Kemal Beyatlı       Bu dizelerde Kandilli'nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleştirme, anlanlamdırma, zarifleştirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.       Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.        Mecaz-ı mürsel&lt;br /&gt;  Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeşitli türleri vardır.       Telmih&lt;br /&gt;  Bilinen bir olay, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin başarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuştur. Örneğin: Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin                                  Ekmek  Leyla oldu bre dostlarım Ey Hudhad-i ümmid Saba'dan mı gelirsin                               Mecnun  oldum peşi sıra gezerm                                                               Nîbî Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor. Tecahül-i arif  &lt;br /&gt;  Bir anlam inceliği yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir şeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. Neşelendirme (tenşid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve şaşkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).       Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:         Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem       Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su                                                                          Fuzûlî        "Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir         Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"       Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor. İstiare     Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka şeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.       İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek: "Soğuk ay öptü beyaz enseni"                                Yahya Kemal Beyatlı       "Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.       İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek: "Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"                                                      Mehmet Akif Ersoy Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.      Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:                 Her taraf kırık dökük               Dalların boynu bükük             "Kederliyiz" der gibi                                   Orhan Seyfi Orhon       Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.       Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek: Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor Son macerayı dinlememiş varsa anlatın Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da... Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!                            Faruk Nafiz Çamlıbel Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.Hüsn-i talil     Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya bağlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Şiirin iki dizesi arasında bağlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir bağ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil'e şibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek: Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece                                                               Ahmedî "Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi Meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş."       Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor. Leff ü neşr    Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan şiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Şiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiş en az iki şeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.       Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:              Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü                 Bakışların kor ateş, gülüşün bir içim  su              Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem                                    Biri yakar  biri boğar                                                                Fuzûlî "Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"       Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.       Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neşr'e ise leff ü neşr-i gayr'i müretteb ya da leff ü neşr'i müşevveş (düzensiz leff ü neşr) denilir. Örnek:                Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile               Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile                                                                      Meâlî "Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"       Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.Kinaye  &lt;br /&gt;  Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. Örneğin Şeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kişinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiş olmasıdır (mecazi anlam).       Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:&lt;br /&gt;Bulamadım dünyada gönüle mekan Nerde bir gül bitse etrafı diken                                        Sümmanî       Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.        Tariz     Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doğrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur. Teşhis-ü intak   Cansız varlıkları, ya da hayvanları kişiler gibi davrandırma, canlandırma, konuşturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliği verilmesine teşhis, onların konuşturulmasına ise intak denir. Teşhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. Teşhise örnek:Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar Emin Bülend Serdaroğlu       Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8404920505702255248?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8404920505702255248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8404920505702255248' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8404920505702255248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8404920505702255248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/divan-edebiyatnda-sanatlar.html' title='Divan Edebiyatında Sanatlar'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-6953926574720964837</id><published>2007-12-15T07:29:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:29:47.542-08:00</updated><title type='text'>Divan Edebiyatı ve Kavramlar</title><content type='html'>DİVAN EDEBİYATI VE KAVRAMLAR&lt;br /&gt;                                 DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIMI&lt;br /&gt;  Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp "fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da "doğaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.       Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi. Divan   Şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na't, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur. Divançe   Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.Hamse    Bir şairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi’dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü. DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ   Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu'ya özgüdür.       Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.       Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik "öğretici" olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.       Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.&lt;br /&gt;Dünyevi ve tanrısal aşk     Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağlanan şairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.       Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından "belagat kurallarına" sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiğince özen gösterirler.       Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-6953926574720964837?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/6953926574720964837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=6953926574720964837' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6953926574720964837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/6953926574720964837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/divan-edebiyat-ve-kavramlar.html' title='Divan Edebiyatı ve Kavramlar'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-5454809617979060831</id><published>2007-12-15T07:28:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T07:29:11.715-08:00</updated><title type='text'>XI.-XII. YY Türk Edebiyatı(Geçiş Dönemi)</title><content type='html'>XI  -  XII.  YÜZYIL  TÜRK EDEBİYATI&lt;br /&gt;                                   ( GEÇİŞ  DÖNEMİ  EDEBİYATI )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem Türk edebiyatı bir yandan İslam  inancı v bunun getirdiği Arap ve Fars kültürünün  etkisine girerken bir yandan da eski Türk Edebiyatı  geleneğini sürdürmeye çalıştığından bir ikilem yaşamıştır.&lt;br /&gt;  “ Geçiş Dönemi”  olarak da adlandırılan  bu dönem edebiyatında şu özellikler görülür:&lt;br /&gt; 1 – Dilde Türkçenin yanı sıra Arapça ve Fasa  sözcükler de kullanılmaya başlanmıştır.&lt;br /&gt; 2-  Uygur Alfabesinin yanında Arap Alfabesi de kullanılmıştır.&lt;br /&gt; 3 – Eski nazın şekilleri yanında Arap ve Fars edebiyatından giren  nazım şekilleriyle  de eserler&lt;br /&gt;      verilmeye başlanmıştır.    &lt;br /&gt; 4 – Dörtlük ve beyit birlikte kullanılmıştır.&lt;br /&gt; 5 -  Hece ölçüsüne devam edilirken aruz ölçüsü de kullanılmıştır.&lt;br /&gt; 6 -  İslam  öncesi  kültürle İslami kültür iç içedir.&lt;br /&gt; 7 -  Dini esasları öğretme esas alınmıştır.&lt;br /&gt; 8 – İdeal toplum  oluşturma çabası vardır.&lt;br /&gt; 9 – Klasik Türk edebiyatı  da denilen “Divan Edebiyatı” ve Tekke edebiyatının  ilk örnekleri&lt;br /&gt;     verilmiş;  Türk edebiyatının üç kola  ayrılmasının ilk adımları atılmıştır.&lt;br /&gt;                          GEÇİŞ DÖNEMİ  ESERLERİ&lt;br /&gt;1 – KUTADGU  BİLİK : Mutluluk veren bilgi – mesut olma bilgisi  anlamlarına gelir.&lt;br /&gt;      XI.  yüzyılda,  Karahanlılar zamanında ( 1069 – 1070)Yusuf   Has   Hacib  tarafından&lt;br /&gt;       Kaşgar’da      Yazılmış   ve Karahanlı  Hükümdarı  Ali  Hasan  Bin Süleyman Han ‘a&lt;br /&gt;       sunulmuştur      Eserin hazırlanmasında Sankrlkçedeki “Pançatantra”ların  ( hükümdar&lt;br /&gt;       nasihatleri) , Hinli yazar      Beydaba’nın  “Kelile ve Dinme” adlı eserinin ve Çin bilgini&lt;br /&gt;      Konfiçyüs’ün   felsefesi etkili      olmuştur.&lt;br /&gt;        6645 Beyit ve 173 dörtlükten oluşan eser  Mesnevi nazım şekliyle  ve   siyasetname türünde&lt;br /&gt;    yazılmıştır  Beyitlerde aruz ölçüsünün fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûl  kalıbı kullanılmış&lt;br /&gt;    Dörtlükler ise hece ölçüsüyle yazılmıştır.&lt;br /&gt;    19. yüzyıldaTürkolog Von Homer tarafından  bulunan eser  bugün  biri Viyan’da biri Kahire’de  ve  &lt;br /&gt;      biri de Türkitan’ın Fergana   şehri kitaplığında olmak üzere    üç yazma nusha halinde   &lt;br /&gt;     bulunmaktadır. ( Viyanadaki Uygur diğerleri ise Arapçayla yazıldığı da söylenir.)&lt;br /&gt;   İdeal  insan ve ideal devlet   oluşturmayı amaçlayan Ütopik bir eserdir  Eserde  adalet,     &lt;br /&gt;    kanun,mutluluk, akıl ve kanaatkarlık sembollerle anlatıldığı   için “ALEGORİK” bir eserd&lt;br /&gt;  Kün Togdi  adlı hükümdar kanun ve adaleti&lt;br /&gt;  Ay Todi adlı vezir :mutluluğu, saadeti&lt;br /&gt;  AyToldinn oğlu Ögdülmiş : aklı  ilmi ( bilgiyi)&lt;br /&gt;  Kardeşi  ( vezirin ikinci oğlu ) Odgurmuş : kanaati  ve akıbeti simgeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Kutadgu Bilik’ten Örnekler.&lt;br /&gt;    1 Doğrulukla hallederim ben işi&lt;br /&gt;       Ayırmam ben bey ya da kul diye kişi&lt;br /&gt;  2 –Gerek oğlum, gerek yakınım ya da akraban olsun&lt;br /&gt;       Gerek yolcu, gezici gerek konuk olsun&lt;br /&gt;       Kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir&lt;br /&gt;       Hüküm verirken hiçbiri beni farklı kılmaz.&lt;br /&gt;3 – Hükümdar bak özü doğru ise&lt;br /&gt;      Düşündüğü ile söylediği   birse doğru insan odur.&lt;br /&gt;4 – Beyler, iyi  insanları kendilerine yakın tutarlarsa&lt;br /&gt;     Kötüler  de işlerinde iyi hareket etmek zorunda kalır.&lt;br /&gt;5 – Beylerin etrafını kötüler çevirirse&lt;br /&gt;      Memlekete tamamen kötüler hakim olur.&lt;br /&gt;6 – Fakir, dul ve yetimleri kolla&lt;br /&gt;      Bunları korumak  kanunları gerçekten uygulamaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 – Açgözlü  insana  memleket ve mevki verme&lt;br /&gt;     Onun memlekette düzeni bozacağından şüphe etme&lt;br /&gt;8 – Devletin direği  doğru kanundur&lt;br /&gt;     Kanun bozulursa devlet durmaz ayakta&lt;br /&gt;9 – Vücudunu düz dilersen hevesinin  boynunu  kır&lt;br /&gt;      Hevesin  ölürse  vücudun  eğrisi düzelir&lt;br /&gt;10 – Hevesine akıl  ile hakim ol&lt;br /&gt;        NeFsini  bilgi  ile tutup bastır.&lt;br /&gt;  Siyasetnane :  Devlet adamları  ya da diğer yöneticilere bilgi  ve öğüt  verme amacıyla yazılmış  ahlâki ve  didaktik eserlere  siyasetname  denir.&lt;br /&gt; Selçuklu  veziri  Nizamül  Mülk’ün  “Siyasetname”  Koçi  Bey’in “ Koçibey  Risalesi”  bu türün  ilk  örnekleridir.&lt;br /&gt;   Mesnevi :Arapçada “ ikişerli “ anlamına gelir    Her biyitin kendi arasında   uyaklanmasıyla   oluşur.  aa   bb   cc…   İlk olarak Hint edebiyatında Beydaba’nın  yazdığı “ Kelile ve Dimne” de kullanılmıştır.  İran  şairleri  Gencali  Nizam “Penç Genç” te  Frdevi “Şehname” de bu nazım şeklini kullanmıştır. Bizede ilk olarak “Kutadgu Bilig” de kullanılmıştır&lt;br /&gt; Aynı şairin yazdığı beş mesneviye “Hamse” denir   Bizde ilk olarak Ali Şir Nevai&lt;br /&gt; 1- Hayret-ül Ebrar&lt;br /&gt; 2 – Ferhat  ü Şirin&lt;br /&gt; 3 – Leyla  vü Mecnun&lt;br /&gt; 4 – Seba-i  Seyyar&lt;br /&gt; 5 – Sedd –i İskender    adlı mesnevileri yazarak hamse sahibi olmuştur.&lt;br /&gt;     Mesnevi Çeşitleri&lt;br /&gt; 1 – Kahramanlık ve destan mesnevileri : Şehname ( Frdevsi ) İskendername ( Ahmedi )&lt;br /&gt; 2 – Aşk Mesnevileri .Leyla  vü Mecnun ( Fuzuli)  Hüsrev  ü Şirin ( Şeyhi )&lt;br /&gt; 3- Din ve Tasavvuf Mesnevileri : Mevlid ( Süleyman Çelebi )   Hün-ü  Aşk ( Şeyh Galib )&lt;br /&gt; 4 – Didaktik Mesneviler : Kutadgu Bilig ( Y.Has Hacib )   Risaletü’n Nüshiye   ( Y. Emre )&lt;br /&gt;        Hayriye  (Nabi)&lt;br /&gt; 5 – Mizahi Mesneviler : Harname ( Şeyhi )&lt;br /&gt; 6 – Şehir Mesnevileri : Şehrengiz-i Bursa ( Lami )&lt;br /&gt; 7 – Eğlence ve Düğün Mesnevileri : Sürname  ( Ahmedi )&lt;br /&gt;        Mesnevinin Bölümleri :&lt;br /&gt;  1 – Dibace     2 – Tevhid    3 – münacaat       4 – Na’t       5 – Miraciye    6 – Methi Cehar-ı  Yârı Gizin&lt;br /&gt;  7 – Methiye   8- Sebebi Telif       9 – Agazı  Destan      10 – Hatme&lt;br /&gt;II DİVANÜ  LUGATİ’T  TÜRK:   Türk Dili Sözlüğü anlamına gelir 1072 – 1077tarihleri arasında  ( XI. Y.Y )   Kaşgarlı   Mahmut tarafından yazılmış ve Abbasi Halifesi Ebulkasım  Abdullah’a sunulmuştur.&lt;br /&gt;    Yazarın amacı Araplara Türkçeyi öğretmek olduğundan eser Arapça yazılmıştır   7500 Türkçe sözcüğün karşılığı  maznun ve düz yazı metinlerinden yaralanılarak verilmiştir.&lt;br /&gt;    Eser Türkçenin ilk sözlüğü olmakla birlikte Türk Dili, tarihi Türklerin yaşadığı coğrafi bölgeler Türk örf ve adetlerini de anlatan büyük bir Türkoloji kaynağıdır.&lt;br /&gt;     Eserin  yazarın kendi el yazısıyla yazmış olduğu   aslının kopyası  bugün İstanbul- Fatih Milli Kütüphanesinde  bulunmaktadır  ( yazımından 192 yıl sonra Şamlı Mahmut tarafından çoğaltılmış )&lt;br /&gt;III  ATABETÜ’L  HAKAYIK :  Hakikatler  Eşiği  anlamına gelir  XII.Yüzyıl sonlarında Edip Ahmet tarafından yazılmış Türk ve Acem ülkesinin  meliki Emir Muhammet   Dad    Sipihsalar’a sunulmuştur    Dini ve Ahlaki bilgiler  içeren  40 Beyit  ve 101 dörlükten oluşan esrde  de Kutatgu bilikte olduğu gibi hem hece men de arzun  fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûl  kalıbı kullanılmış&lt;br /&gt;-1918 yılında Necip Asım tarafından bilim dünyasına tanıtılan eser 14 bölümden oluşmuştur.&lt;br /&gt;1 – Tanrıya Övgü  2 – Reygambere övgü  3 – Dört Sahabenin övgüsü 4 – Emir Muhammet Dad Sipihsalar’ın övgüsü    5 – Kitabın yazılış sebebi   6 – Bilginin fydası, bilgisizliğin zararı hakkında 7 – Dilin korunması  87 – Dünyanın dönekliği   9 – Cömertlik – cimrilik  10 – Alçakgönüllülük ve kibir hakkında  11 – Hırs   12 – Af etme ve diğer iyilikler hakkında  13 – Zamanın bozukluğu  14 – Yazarın  özrü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİVAN-I HİKMET Gerçek ve ahlâka dair kısa ve özlü söz demektir. Şairin kedisi ise  eserini “ Varlıkların en  iyisini bilgilerin en iyisiyle bilmek” olarak açıklar.Din ve Tasavvuf  konularını işleyen şiirlere  de “Hikmet” denir   Ahmet  Yesevi tarafından XII. Yüzyılda  yazılmıştır.. Uygur  Türkçesi ve Hakaniye  lehçesiyle kaleme  alınan eser konu bakımından tasavvur şekil bakımından halk edebiyatına uygundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV -   MANAS  DESTANI : Kırgız  Türklerine ait  olup  dünyanın en uzun destanıdır  Eser manasın dünyaya  gelişini  ve oğullarını anlatır.&lt;br /&gt; Sekizli   hece ölçüsüyle yazılmış  yarım uyak kullanılmış olan esrde aliterasyonlara çok yer verilmiştir.   Alman bilim adamı   Prof.  Wilhelm Raddloff 1862 -1869 yılları arasında Kırgız Türklerinden derlemiş ve kısaca “Proben”  diye tanınan eserinde yayınlamıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-5454809617979060831?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/5454809617979060831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=5454809617979060831' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5454809617979060831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/5454809617979060831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/xi-xii-yy-trk-edebiyatgei-dnemi.html' title='XI.-XII. YY Türk Edebiyatı(Geçiş Dönemi)'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-7455684872241650418</id><published>2007-12-15T07:27:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T07:28:16.372-08:00</updated><title type='text'>İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı</title><content type='html'>İSLAMİYET'TEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI(..?-11.yy.)&lt;br /&gt;      A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.Genel özellikleri:&lt;br /&gt; Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiştir.&lt;br /&gt;  Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.&lt;br /&gt; Nazım   birimi “dörtlüktür.&lt;br /&gt; Dönemine göre arı bir dili vardır.&lt;br /&gt; Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.&lt;br /&gt;  Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.&lt;br /&gt;Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.&lt;br /&gt;    Dönemin ürünleri:&lt;br /&gt;KOŞUK: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “Koşma” adıyla anılmıştır.&lt;br /&gt;SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.&lt;br /&gt;SAGU: “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.&lt;br /&gt; DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.&lt;br /&gt;                 DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ1.Toplumun ortak görüşlerini yansıtması2.Olağanüstü özellikler taşıması3.Kişilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan...vb.)4.Milli dilde söylenmiş olması5.Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması6.Oldukça uzun olması7.Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi              TÜRK DESTANLARIDestanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.A)SAKA DEVRİ DESTANLARI1)Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarında Alp Er Tunga’nın yiğitliklerini ve bu savaşları anlatır.2)Şu Destanı: İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Şu’nun kahramanlıklarını anlatır.B)HUN DEVRİ DESTANIOğuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaşamını anlatır.&lt;br /&gt;C)GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI1)Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.2)Ergenekon Destanı: Bir savaşta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.D)UYGUR DEVRİ DESTANLARI 1)Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.2)Göç Destanı: Uygur Türklerinin anayurtlarından göçünü anlatır.NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.a)Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anonim ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)Kalevala FinlilerinNibelungen AlmanlarınRamayana, Mahabarata HintlilerinCid İspanyollarınChanson de Roland FransızlarınGılgamış Sümerlerinb)Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:Virgilius AeneitDante İlahi KomediTasso Kurtarılmış KudüsMilton Kaybolmuş (Kaybedilmiş) CennetFirdevsi ŞehnâmeB) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİBu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir.c) Bilge Kağan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.* “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.2)Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-7455684872241650418?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/7455684872241650418/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=7455684872241650418' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7455684872241650418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/7455684872241650418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/islamiyetten-nceki-trk-edebiyat.html' title='İslamiyetten Önceki Türk Edebiyatı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-3249837524065601755</id><published>2007-12-15T07:24:00.002-08:00</published><updated>2007-12-15T07:26:04.176-08:00</updated><title type='text'>Tanzimat Edebiyatına Giriş</title><content type='html'>A) TANZİMAT EDEBİYATINA GİRİŞ&lt;br /&gt;I- TANZİMAT'A DOĞRU&lt;br /&gt;            Türk- Avrupa ilişkileri,Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Fransa'ya yapılan Osmanlı devletinin yardımı nedeniyle, Türk- Fransız dostuluğu başlamış ve Fransız kültürünün yayılmasına zemin oluşturmuştur.&lt;br /&gt;            Osmanlı devletinin Avrupalılaşma yolunda attığı ilk önemli adım, 1839 yılında Abdülmecit devrinde yapılan TANZİMAT FERMANI'DIR. Bu ferman  Avrupadaki yeniliklerin Osmanlıya girmesidir.&lt;br /&gt;II-TANZİMAT EDEBİYATI  KAYNAKLARI&lt;br /&gt;           Bilindiği üzre Fransız Edebiyatı'nın etkisi ki 18.yy Fransız uygarlığının İspanya, İtalya ve İngiltere'yi etkisi altına alan evrensel bir düzeye varmış olmasıdır ki bu dönemde başta Amerika olmak üzre pek çok ülke bilim ve felsefi yönden edebi akımların etkisinde kalmıştır. Bizimde bu akımdan etkilenmemiz kaçınılmazdı. Bunun yanı sıra  Fatih in İtalyan ressamı Bellini 'ye resmini yaptırması,Katip Çelebi'nin “ Cihan-nüma”sı, 17. yy dan sonra Avrupaya giden Çelebi Mehmet'in “Paris Sefaretnamesi”gibi eserler Avrupa kültürünü bize getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III- TANZİMAT ÖNCESİ VE TANZİMAT NESRİNE GENEL BİR BAKIŞ&lt;br /&gt;            Genel olarak edebiyatımıza baktığımızda düz yazıyı 3 kısıma ayırabiliriz:&lt;br /&gt;a)Divan edebiyatında açık ve edebi nesir ile yazılan eserler: Süslü nesir ile divan şiiri arasında paralellik vardır. Amaç ustalık ve hünerini göstermektir. Arapça ve Farsça tamlamalarla doludur. Seciler ağırlıklıdır.&lt;br /&gt;b) Halk edebiyatında yazılan eserler: süsten, söz sanatlarından uzaktır. Bu dönemdeki tasavvufi eserler, halk hikayeleri, kur'an tevsirleri, menakıpnameler, halk hikayeleri vb nitelikteki eserlerhalka bir şeyler öğretme amacı güderek, sade bir dil ile öğretici nitelikte yazılmıştır.&lt;br /&gt;c) Tanzimat edebiyatında yazılan eserler: Edebiımızda gerçek nesir Tanzimatla başlar. Gazete ile birlikte batılı pek çok yeni nesir türü edebiyatımıza girer. Bu dönem fikri ön plana çıkaran kısa ve öz cümleler kullanılmıştır.artık seciler atılmış, kısa cümleler kullanılmış, doğrudan konuya girilmiş, ilk defa &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/noktalama_isaretleri.htm"&gt;noktalama işaretleri&lt;/a&gt; kullanılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IV-TANZİMAT EDEBİYATI&lt;br /&gt;            Tanzimat Fermanı ile siyaset, idare, ve eğitim alanlarında Batı uygarlığına resmen katıldıktan sonra Batı'yı örnek edinen Avrupai Türk Edebiyatının 1. dönemidir. Tanzimat Edebiyatı, 1860'da &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sinasi.htm"&gt;Şinasi&lt;/a&gt;'nin Tercümal-i Ahval gazetesini çıkarmakla başlar.  Tanzimat Edebiyatı, eski kuruluşlarla, düşüncelerin karşısına tpolumsal ve siyasal düzenlemelerle çıkar. Basımevlerinin gelişmesi, gazeteciliğin Batı'dan geniş ölçüde esinlenmesi, güçlü edebiyatçıların yetişmesi, etkili bir kamoyu yaratır. Batı'ya yönünü dönen bu edebiyat ile toplum hayatımızın hızlı değişmesinde ve gelişmesinde etkili akımların fikir dünyamıza katılmaları sağlamıştır. Özellikle Tanzimatile birlikte batıdaki pek çok yeni nesir türleri( tiyatro, gazete, roman, çeviri vb.) edebiyatımıza girer. Düz yazının gelişmesinde gazeteciliğin büyük payı vardır. Tanzimatile edebiyatımıza yeni bir dünya görüşü girer, bu dönem yazarları, toplumcudur, doğrunun, iyinin peşindedir, edebiyatile ulusu yükseltmek, baskıları ortadan kaldırmak hedeflenirken kendilerini halka karşı sorumlu hissederler. Geşilmeye katkı sağlayacak batıdaki yeni nesir türlerinin yanı sıra romantizm, realizm, naturalizm, sembolizm ve parnasizm gibi pek çok batılı edebi akım edebi hayatımıza girmiştir. Nesir ve nazımda konu alanları genişlemiştir. Sade dil ile yazılırken bir önceki dönemde de işlenen vatan, millet, hürriyet, halk sevgisi gibi konular bu dönemde de işlenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B) TANZİMAT DÖNEMİ  NESRİ&lt;br /&gt;I- İLETİŞİMİN TARİHSEL GELİŞİMİ&lt;br /&gt;            I.A) ANADOLU İMPARATORLUKLARINDA İLETİŞİM&lt;br /&gt;                        Anadolu tarihsel süreçde pek çok  imparatorlukların hakimiyeti altına girmiştir. Anadoludaki ilk iletişim biçimleri, yazının gelişmişliğine paralel olarak daha çok tabletler ve yazıtlarla gerçekleşmiştir.bu yazıtların içeriğine baktığımızda ülkenin siyasal durumunun yıllıkları ,krallıkla ilgili eski olaylar, yönetim sınıfı içindeki çekişmeler, komşu ülkelerle olan yazışmalar, yönetim, yasa ve kulralları hakkında bilgi içerdiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;            I.B) OSMANLI DEVLETİNDE İLETİŞİM&lt;br /&gt;                        Osmanlıda iletişim devletin idari ve bürokratik kararlarının hiyerarşik bir düzen içinde merkezden taşraya iletilmesi ihtiyacının bir sonucu olarak resmi bir özellik taşır.fermanlar, kanunnameler, nizamnameler vb. Yazılar gerekli bürokratik yerlere “menzil”sistemi ağı ile iletiliyordu.iletişim, koşucu, ulak, çapar, tatar isimleri verilen özel olarak yetiştirilmiş mesaj taşıyıcılar tarafından yapılırdı.yollarda bu taşıyıcılar için at tutulurdu. Bu süreç II.Mahmut dönemine kadar devlet ile halk arasındaki iletişim, devletin halka duyuruları telleklarla halka iletilirdi.bir de iletşimin resmi olm ayan kısmı vardı. Edebiyat ürünleri de Osmanlıda iletşim vasıtası olmuştur. Aşık tarzı sözlü şiir geleneği, halkın haberleşme aracı haline gelmiştir. Köy köy kasaba kasaba dolaşarak bulundukları yerdeki olayları bir sonraki durakta anlatarak halkın kitle iletişim aracı görevini üstlenmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            I.C) MODERN ANLAMDA İLETİŞİM&lt;br /&gt;                        Osmanlıda ilk gazete, 1796 da İstanbul'daki Fransızlara Fransadaki yaşama dair bilgi vermek amacıyla “Gazette Française de Constantinople” adında 15 günde bir yayınlanan gazete çıkarılmıştır.bunun akabinde bir kaç tane daha Fransız gazetesi çıkarılmış Fransız menfaatlerini gözeten bu gazetelerden bir kısmı kapatılmıştır. Bir kısmı da önemini yitirince kendiliğinden kapanmıştır. İlk Türk gazetesi, 11- kasım- 1831 de Takvim-i Vekayi haftada bir defa yayınlanmak üzre resmi olarak kurulmuştur.                         &lt;br /&gt;II-TANZİMAT GAZETECİLİĞİ&lt;br /&gt;            Bu dönemde edebiyatımıza giren yeni türlerin içinde diğerlerine nazaran gazeteciliğin önemi büyüktür. Çünkü; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/makaleler.htm"&gt;makale&lt;/a&gt;, fıkra, haber, röportaj, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sohbet_yeni.htm"&gt;sohbet&lt;/a&gt;, mülakat, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ani.htm"&gt;anı&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gazi.htm"&gt;gezi&lt;/a&gt;,&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm"&gt;şiir&lt;/a&gt;, inceleme vb. Pek çok türün gelişmesinde ve yaygınlaşmasında gazetenin payı büyüktür. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ifade ettiği üzre “bu devirde gazete hemen tüm yeniliği idare eder.” (www.meb.gov.tr-13.10.07)Gazete, her gün bir toplumdan, bir sorun üzerinde fikir ve görüşe sahip ikinci bir toplum çıkarabilecek  kudrette bir çözümleme ve birleştirme organıdır. Gazetenin diğer toplumlara göre bizde farklı bir yere sahiptir. Tanpınar'ın da dediği gibi “hiçbir yerde gazete bizdeki role benzer bir rol oynamamıştır. (...) bütün işaretler ondan gelir. Kalabalık onun etrafında kurulur. Okumayı o yazar. Mekteplerin uzak bir gelecek için hazırladığı ocağı o tutuşturur.”(www.meb.gov.tr-13.10.07).&lt;br /&gt;Gazete sayfaları her gün milyonlarca kişinin beraber toplanıp beraber düşündükleri, konuştukları bir toplantı meydanı gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;            Demokratik toplumların hayatında en  önemli rolü fikirler oynamaktadır.Fikir özgürlüğününün olduğu her yerde kişiler, çeşitli olanak ve araçlardan faydalanarak fikirlerini savunmak isterler. İşte bu araçların en önemlisi ve etkilisi gazetedir. Gazete: dünyadaki bütün olup biten olayları günü gününe halka bildiren, haberleri kendi görüşü ile yorumlayan, ufkumuzu her türlü bilgiler vererek genişleten düşüncelerimizi aydınlığa götüren basılmış kağıtlar topluluğudur. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_gazeteciligi.htm"&gt;Tanzimat gazeteciliği&lt;/a&gt; ise, halkın görüşünün yanı sıra edebiyatı da değiştirir. Bu gazeteleri okuyanlar, batıdaki yeni dünya görüşü ile karşılaşırlar.özellikle dergilerin çıkışı gazetelerden sonra geldiği için edebiyatla  ilgili ilk yazılar gazetelerde yaynlanır.&lt;br /&gt;C) TANZİMAT DÖNEMİNDE ÇIKARILAN GAZETELER&lt;br /&gt;I-TAKVİM-İ VEKÂYİ ( 1831)&lt;br /&gt;            Toplumlarda gazetenin iki önemli görevi vardır. İktidarın bildirdiklerini halka iletmek ve halkı siyasi güncel olaylar hakkında bilgilendirmek. 1826 yılında Yeniçeri Ocağını kaldıran ve devlet yönetiminde reform hareketlerine girişen II. Mahmut'un bu gelişmelere paralel olarak 1831 de Takvim-i Vekayinin Osmanlıca ilk resmi gazete sıfatı ile çıkması tesadüf olamaz. 1830 yıllar II.Mahmut'un iktidarı merkezleştirmeyi amaçladığı bir dönemdir. Padişah, reformlarının gerçekleşmesinde siyasi basın gücünün farkındadır. Yurt içinde kamoyu oluşturmayı hedeflediği kadar imparatorluktaki reform ve değişileri batı dünyasına duyurma arzusu içinde Arapça, Ermenice,Farsça, Fransızca, ve Rumca baskılarıda yayımlanmıştır. Ayrıca Mısır 'da Kavalalı Mehmet Ali  Paşa'nın  teşebbüsü ile 1831 de Takvim-i Mısriyye yayımlanmıştır. Osmanlı Devletine karşı etkin bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Takvim-i Vakayi haftalık olarak yayınlanan bir gazetedir. Resmi ilanların yanı sıra iç ve dış gelişmelere ilişkin haberler yer almaktaydı.  Resmi bir gazete olmasından dolayı makale içerikleri devletin görüşleri doğrultusundaydı. 1860'tan sonra sadece resmi duyurular ve kabul edilen yasa metinleri yayınlanır oldu. II.Abdülhamit devrinin büyük bir kısmında yayınlanmasına karşın, 1878 yılından 1891 yılına kadar yayınlanmadı. 1892 de yeniden yayın hayatı durdu. 1908 de Jön Türk İhtilali sırasında yenıden yayınlandı.  Türkiye Cumhuriyeti döneminde onun yerini Resmi Gazete almıştır.&lt;br /&gt;II-CERİDE-İ HAVADİS( 1840)&lt;br /&gt;            Ceride-İ Havadis, Türk basın tarihinin ilk özel türkçe gazetesi olarak kabul edilir ancak devletten yardım alması yarı resmi bir yapı doğurmuştur. William Churchill adında bir ingiliz tarafından 1840 yılında çıkarılmaya başlanmıştır. sadece haber içerikli olan gazete ilk yayınlandığı günlerde hiç ilgi görmemiş, ilk üç sayı bedava dağıtılmıştır. gazete haftalık olarak çıkarılmaya başlanmış ardından on günde bir çıkarılması kararlaştırılmıştır. ardından William Churchill siyasi nüfuz kullanarak devletten ayda 2500 kuruşluk yardım almayı başarmıştır. gazetede, dış ülkelerden muhabirleri vasıtasıyla dış haberlere yer verilmiştir. bu özelliği nedeniyle gazete seçkin zümre tarafından takip edilmiştir. gazeteye iskenderiye’den haber gönderen bir muhabir türk basın tarihinin ilk muhabiri sayılmaktadır. Gazetenin diğer bir özelliği ilanlara yer vermesidir. ilk ölüm ilanları bu gazetede yer almıştır. 1854 Kırım savaşına, gazete savaş muhabirlerini göndermiştir, gazete 1864 yılında 1212 sayıyı geride bırakarak kapanmıştır.&lt;br /&gt;III- TERCÜMAN-I AHVAL(1860)&lt;br /&gt;            Tercüman-ı Ahvâl, İstanbul'da 1860-1866 arasında yayımlanan ilk özel Türkçe gazetedir. Bu gazete hem gazetecilik hem de edebiyat yönünden tam bir dönüm noktası olmuştur. Sosyal ve siyasal olayların yoğunluk arzettiği halk tarafından merak ve heyecanla izlenen olaylar bu gazetede yayınlanmıştır.Bir övgü gazetesi değil , düşünceve tartışma gazetesi olmuş,fertlerin düşünce ve kanatlarını açığa vurulmasına katkı sağlamış, imtiyazlı baş yazı geleneği ilk bu gazetede başlamış, tefrika ve tartışmalar, haberi ön plana çıkaran araştırmalar, eğitim sisteminin aksaklıkları ve siyasi elaştiri örnekleri yine ilk bu gazetede yer almıştır 22 Ekim 1860'ta Agah Efendi tarafından çıkarıldı. Önceleri pazar günleri çıkan gazete 22 Nisan 1861'deki 25. sayısıyla birlikte haftada üç gün yayımlanmaya başladı. Gazete zamanla Ceride-i Havadis gazetesiyle rekabet edebilmek için yayınını beş güne çıkardı. Bahçekapı'da bir matbaada basılan gazete, matbaanın altındaki bir tütüncü dükkanından satılıyordu.&lt;br /&gt;            Şinasi, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_vefik_pasa.htm"&gt;Ahmed Vefik Paşa&lt;/a&gt;, Ziya Paşa, Refik Bey'in sık sık bu gazetede yazıları yer aldı. Bu yazılarda Osmanlı toplumunun geri kalma nedenleri ve ülkede olup bitenler tartışılıyordu.Ayrıca edebi eserlerin de yayımlandığı gazetede, batılı anlamda ilk Türkçe oyun olan Şinasi'nin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sair_evlenmesi.htm"&gt;Şair Evlenmesi&lt;/a&gt; de (1860) dizi olarak yayınlamıştı.&lt;br /&gt;            Gazete, Ziya Paşa'nın kaleme aldığı sanılan ve eğitim sistemine sert eleştirilerde bulunan bir yazı yüzünden Mayıs 1861'de iki hafta süreyle kapatıldı. Bu olay Türk basınında yayın durdurmanın ilk örneği oldu. 792 sayı yayımlanan Tercüman-ı Ahval 11 Mart 1866'da yayınına son verdi.&lt;br /&gt;NOT: Mukaddemesi ilk makale özelliği  taşır.&lt;br /&gt;IV- TASVİR-İ EFKÂR( 1862)&lt;br /&gt;            Tercüman-ı Ahvalin açtığı yolda çok emek ve titizlikle yayın hayatına giren, daha ileri bir adam atan (Tasvir-i Efkar) olmuştur. Şinasi’nin kalemiyle özgürlük düşüncesini yayması bakımından bu gazetenin Türk basın &lt;a href="http://www.videodershane.com/tarih.htm"&gt;tarih&lt;/a&gt;inde çok önemli bir yeri vardır. O dönemin en özlü ve kültürlü yazıları onun kaleminden çıkmıştır.&lt;br /&gt;.&lt;br /&gt;            İlk sayıdaki giriş bölümünde gazetenin amacının haber ulaştırmak, halkın kendi yaraları düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı, öğretmek olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. padişahın tahta çıkış ve doğum günlerinde övgüler koymayı reddeden &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sinasi.htm"&gt;Şinasi&lt;/a&gt; parlamenter sistemi savunmuş, bu konuyla ilgili olarak Avrupa Basınından çeviriler yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;            Şinasi’ye göre gazete bilimin ve eğitimin gelişmesi sorunları ele alacak ve halkın anlayacağı dille yayınlanacaktır. bu amaçla yayın ve eğitimle ilgili haberlere önem vermiş, hatta bunlarla ilgili ilanları parasız basmıştır.Tasvir-i Efkar haftada iki gün çıkıyordu. Gazete iç ve dış haberler için ayrı ayrı sütunlar ayırmış ve bunlar ‘’Havadis-i Dahiliye ve ‘’Havadis-i Hariciye’’ diye süslü başlıklarla verilmiştir. Şinasi, kamuoyu, düşünce özgürlüğü gibi konularda uyarıcı başyazılar yazıyordu.&lt;br /&gt;            .Gazeteyi üç yıla yakın bir süre Şinasi çıkardı.O sıralarda bir arkadaşının tutuklanmasından tedirgin olan Şinasi,1865 İlk baharında Paris’e kaçtı.Fazıl Mustafa Paşanın kendisini bu yolda desteklemiş olduğu öne sürülür.&lt;br /&gt;            Şinasi’nin ayrılışından sonra gazetenin başına Namık Kemalin geçtiğini görüyoruz. Şinasi’nin etkisi altında kalan Namık Kemal daha 25 yaşında iken başyazı yazmaya başladı. Yazılarında özgürlük konularına değiniyor ve aydın çevrelerde geniş yankılar uyandırıyordu. 1867de çıkan ‘’Şark meşalesi ‘’ başlıklı bir yazı dizisi üzerine Namık Kemal in gazeteciliği yasak değildi. Bunun üzerine Namık Kemal de Avrupa ya kaçtı ve gazetenin yönetimi &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/recaizade_mahmut_ekrem.htm"&gt;Recaizade Mahmut Ekrem&lt;/a&gt;'e kaldı. . Tasvir-i Efkar 835 sayı yayınlanmıştır.Tasviri Efkarın eğitim ve edebiyat alanlarında yepyeni bir yaklaşım oluşturduğu da kabul edilir. Halk dilini ön plana çıkarması, sade anlatım ve keskin fikirli stili, gazetesine izin için yaptığı başvurusundaki olabildiğince Türkçe anlatım ilgisine sadık kaldığını gösterir. Okuyucu mektuplarına ve fikirlerine sütunlarını açmıştır. Arap harfleriyle dizgiyi kolaylaştırmak için dizgi kasasındaki harf sayısını 112 ye indirmiştir.&lt;br /&gt;V-AYİNE-İ VATAN (1866)&lt;br /&gt;            Ayine-i Vatan,Eğribozlu Mehmed Arif Bey’in gazetesi 1866’da çıkmıştır.İlk resimli gazetedir. Kapatıldıktan sonra İstanbul adıyla yeniden çıkmıştır.&lt;br /&gt;VI- MUHBİR GAZETESİ (1866)&lt;br /&gt;            Kurucusu Ali Suavi’dir..Hükümeti sert bir dille eleştirdiğindinden gazete kapanmıştır. Yurt dışında çıkan bu muhalif basının ekseriyeti Türkçe olmakla birlikte; Fransızca, Arapça, Almanca, İngilizce ve hatta İbranice olarak yayın yapıyordu. Bu gazetelerin en eskisi, Ali Süavi’nin Avrupa’ya kaçmasından sonra Londra’da yayınlamaya başladığı Muhbir’dir. Fransızca ve İngilizce ekler de veren Muhbir, Mustafa Fazıl Paşanın maddi desteğiyle 1867-1868 yıllarında 50 sayı kadar yayınlandı. Muhbir’den sonra Yeni Osmanlıların yayın organı olan Hürriyet, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ziya_pasa.htm"&gt;Ziya Paşa&lt;/a&gt; ve Namık Kemal tarafından 1868-1869 yıllarında Londra’da seksen dokuz sayı çıkarıldı. Ali Süavi’nin, Sadrazam Ali Paşa hakkındaki bir yazısı üzerine, İngiltere adliyesi tarafından takibata uğrayınca, 1870 yılında Cenevre’de Ziya Paşa tarafından on bir sayı olarak çıkarıldı. Altmış üçüncü sayıdan itibaren Namık Kemal gazeteden ayrıldı ve 1869’da yurda döndü. Ziya Paşa ise 1871’de döndü. Ali Süavi, Mustafa Fazıl Paşanın verdiği para ile Paris’te Ulum adlı bir gazete çıkarmaya başladı. İnkılap fikirlerini yayan ilk gazetedir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VII-TERAKKİ GAZETESİ (1868)&lt;br /&gt;            Terakki, 1868’de Ali Raşid ve Filip Efendi’lerin çıkarttığı gazetenin bir hususiyeti haftada bir kadınlara mahsus bir gazete çıkarmasıdır. Yine haftalık mizah nüshası da vardır.&lt;br /&gt;VIII-MÜMEYYİZ GAZETESİ (1869)&lt;br /&gt;            Mümeyyiz,1869’da çıkan gazetenin sahibi Sıtkı Efendi’dir. En büyük meziyeti çocuklar ait bir nüshasının olmasıdır.hafta içi 5 gün yayımlanan bir gazete idi. İlk sayısı Çarşamba’ya denk düşmesine rağmen geri kalan baskıları gazetenin Cuma günkü baskılarının yanında ve aynı ismi, Mümeyyiz ismini taşıyan, yanında ise “çocuklar için gazetedir” yazısı bulunan bir ilave olarak Mümeyyiz, dönemin Süpyan Mektepleri’nde (ilkokul) verilen eğitime ek olarak çocuklara, daha çağdaş daha Batılı eğitimle destek vermeyi ve bu yolla uzun vadede de olsa Türk toplumunun daha &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/"&gt;eğitim&lt;/a&gt;li ve daha çağdaş bir konuma gelmesi hatta Batılı ülkelere karşı yitirdiği eski itibarını ve gücünü yakalaması için çözüm üretmeyi hedeflemişti.&lt;br /&gt;IX-İBRET GAZETESİ (1870) &lt;br /&gt;            1870 yılında yayın hayatı başlayan gazetenin adı iki yıllık çalkantılı bir dönem geçirdikten sonra Ahmet Mithat Efendi tarafından “kiralanır” ve 1872’den başlayarak Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi ünlü adların bulunduğu kadrosuyla çıkmaya başlar. Başyazarı Namık Kemal’dir. Özellikle Namık Kemal’in yazıları nedeniyle ilgi gören gazete, yine Namık kemal yüzünden 1873’de kapatılır. Sebebi de yazarın “Vatan Yahut Silistire” adlı oyunudur. Oyunu beğenen ve tezahüratlarla İbret gazetesi önünde toplanan halkın heyecanı Osmanyı Sarayını ayağa kaldırınca gazete 1873 yılı Nisan ayında kapatılır. Ebüzziye Tevfik ile Ahmet Mithat Efendi Rodos adasına gönderilir. Gazete ancak 132 sayı yayınlanabilmiştir. Namık Kemal bu gazetede, özgürlükçü fikirleri savunmuş, basının işlevlerini ve önemini vurgulamıştır.&lt;br /&gt;X-MUSAVVER GAZETESİ (1872)&lt;br /&gt;            Musavver,1872’de çıktı. En önemli özelliği tercümelere yer vermesi ve &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/komik_fotograflar.htm"&gt;Fotoğraf&lt;/a&gt;lı olarak yayımlanan ilk gazete olmasıdır.&lt;br /&gt;XI-TERCÜMAN-I HAKİKAT( 1878)&lt;br /&gt;            II. Abdülhamid döneminde yayımlanan en önemli gazete,1878’de çıkmaya başlayan Tercüman-ı Hakikat Gazetesi, Ahmed Mithad Efendinin başarılı kalemi ile ve hükumeti tenkid etmeyen büyüklere şantaj, sansasyon özelliğinde olmayan ciddi haberciliğiyle bu devrin en uzun ömürlü ve itibarlı gazetesi oldu. Daha sonraki senelerde &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_mithat.htm"&gt;Ahmet Midhat Efendi&lt;/a&gt;nin damadı Muallim Naci’nin idare ettiği bir edebi ilave verdi. Bu son derece ciddi ve terbiyevi bir edebiyat mecmuasıydı. Çocuklar için haftalık ilaveler verdi. Bu gazetede telif romanlar tefrika edildiği gibi, batı klasikleri de veriliyordu. Midhat Efendi bu arada 150’den fazla roman ve ilmi kitap yayınladı. Kitaplar, çekici ve akılcı bir üsluba sahib olduğundan, okutucu ve öğreticiydi. On dört ciltlik Avrupa Tarihi, üç ciltlik Dünya Tarihi serileri, o devirde halk tarafından merakla okundu.&lt;br /&gt;            Ayrıca, Tercüman-ı Hakikat gazetesi tarafından açılan yardım kampanyası Osmanlı hükûmetinin yaptığı yardımların paralelinde olarak, İstanbul’da yayımlanan ve Ertuğrul’un battığını ilk kez Bahriye bakanı da dahil kamuoyuna duyuran Tercüman-ı Hakikat gazetesi tarafından da şehit ailelerine ve yetimlerine yardım toplanmaya başlanmıştı. Bu gazete gericiliğe ve tutuculuğa savaş açmıştır. Daha sonraları Ağaoğlu Ahmet’inde sert yazılar yazdığı gazete , devamlı suretle ittihatçılarla yapılan tartışmaların yayın aracı olmuştur. Balkan Harbi’nden sonra Ahmet Mithat’ın ölümü üzerine gazete Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yayınlarını sürdütmüş daha sonra kapanmıştır.&lt;br /&gt;XII-MİZAN GAZETESİ (1886)&lt;br /&gt;            Mizan Gazetesi : 21 Ağustos 1886’da haftalık mizan gazetesi çıkarılmıştır. bu gazeteyi Mizancı Murat adıyla anılan Murat bey çıkarmıştır. Gazetede iç ve dış politika konularına , ekonomi &lt;a href="http://www.ogretmenlerforumu.com/"&gt;eğitim&lt;/a&gt; , maliye ile ilgili çeşili problemlerin çözümüne yer verilmiştir.Mizan Gazetesi 1897’de  kapatılmıştır. &lt;br /&gt;Not: tasvir-i Efkar, Tercüman-ı Hakikat, Mizan gazeteleri halkın okuma alışkanlığının artmasında etkili olmuşlardır.&lt;br /&gt;XIII-İKDAM GAZETESİ  (1894)&lt;br /&gt;             Ahmet Cevdet tarafından İstanbul’da çıkarılan günlük gazete. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;Yazarlar&lt;/a&gt;ı Bâbanzade İsmail Hakkı, Abdullah Zühtü, Ahmet Rasim idi. 24 Temmuz günü Hüseyin Cahit’te onlara katılmıştır. Abdülhamid döneminde birkaç defa kapatılmıştır. Ahmed Cevdet (Oran) kurduğu bu gazeteyi “siyasi Türk Gazetesi” olarak nitelemiştir&lt;br /&gt;            Sonuç olarak baktığımızda, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_edebiyati.htm"&gt;Tanzimat&lt;/a&gt; ile birlikte Batı ya ait pek çok edebi tür edebiyatımıza başarıyla uyarlanmıştır. Günümüzdeki yayınlanan pek çok yayın çeşidinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yukarıda belirtilen &lt;a href="http://www.gazetesaati.net/"&gt;gazete&lt;/a&gt;nin dışında pek çok gazete bu dönemde yayınlanmış halkı bilgilendirme görevini başarıyla yapmıştır. Bu dönemde dikkat çeken bir başka önemli konu 1860 ta Türk basınının devlet ve hükümete karşı tavır alması,diğer dillerde yayınlanan gazetelerinde devletin birlik ve bütünlüğünü bozucu yayınlar yapması üzerine devlet bazı tedbirler almıştır.1864 te Matbuat Nizamnamesi düzenlenmiştir. Nizamname ile daha önce kurulmuş olan Babıali Tercüme odası, Matbuat müdürlüğü gibi kurumlara yeni görevler veriliyordu. Bunlar; siyasi nitelikteki yayınlara ruhsat vermek, yayınların içeriğini kontrol etmek, &lt;a href="http://www.gazetesaati.com/"&gt;gazeteler&lt;/a&gt;e verilecek resmi ilanları düzenlemek, Avrupa'da ülke aleyhi yayınlar yapan mecmuaların ülke içine girmesine engel olmak,aykırı davrananlara para ve hapis cezası uygulamak. Böylece devlet başta padişah ve diğer mensuplarını koruma altına almış oluyordu. Bu durum 1909 a kadar devam etmiştir.&lt;br /&gt;KAYNAKÇA&lt;br /&gt;AKYÜZ,Kenan; Vatan yahıt Silistre, meb,İst.1969&lt;br /&gt;AKYÜZ, Kenan; Batı Tesirinde Türk Şiir Antolojiisi, İst. 1986&lt;br /&gt;AKYÜZ, Kenan; Finten, Türkoloji dergisi, 1964,&lt;br /&gt;AKYÜZ, Kenan; Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İst. 2001&lt;br /&gt;BANARLI, Nihad Sami; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/namik_kemal.htm"&gt;Namık Kemal&lt;/a&gt; ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği,İst. 1947.&lt;br /&gt;BANARLI, Nihad Sami;Resimli Türk edebiyatı &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/tarih_ogretmenleri.htm"&gt;Tarih&lt;/a&gt;i İst. !971&lt;br /&gt;İNUĞUR, M.Nuri; Türk Basınında İz Bırkanlar,&lt;br /&gt;KAPLAN Mehmet; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm"&gt;Şiir&lt;/a&gt; Tahlilleri I, İst. 1954&lt;br /&gt;KUDRET ,Cevdet; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;Şair&lt;/a&gt; Evlenmesi, ist, 1959&lt;br /&gt;KOLOĞLU, Orhan; Basın Tarihi,&lt;br /&gt;TANPINAR, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_hamdi_tanpinar.htm"&gt;Ahmet Hamdi&lt;/a&gt;; 19. Asır Türk edebiyatı Tarihi, 1.cilt&lt;br /&gt;TOPUZ, Hıfzı; Türk Basın Tarihi,&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-3249837524065601755?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/3249837524065601755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=3249837524065601755' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3249837524065601755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3249837524065601755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/tanzimat-edebiyatna-giri.html' title='Tanzimat Edebiyatına Giriş'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-8206867872150406537</id><published>2007-12-15T07:24:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T07:24:40.090-08:00</updated><title type='text'>Tanzimat Tiyatrosu</title><content type='html'>II- TANZİMAT DÖNEMİ TİYATROSU&lt;br /&gt;A) HİKAYE-İ İBRAHİM PAŞA&lt;br /&gt;            Tanzimat devrinin ilk tiyatro eseridir. Konusunu Kanuni devrinden alan ve 4 perdeden 11 tablodan oluşan Hayrullah efendi tarafından yazılan  küçük bir dramdır. Konusu, Kanuni'nin Bağdat seferi sırasında Ordu Defterdarı İskender Çelebiyi haksız yere idam ettirdiği ve saltanat hırsına kapıldığı için Kanuni tarafından 1536 da idam edilen sadrazam İbrahim Paşa ile aynı devirde Mısır da ün salmış mutasavvıf İbrahim Gülşeni ve Mısır valisinin oğlu İbrahim Paşa'lar birbirine karıştırılarak Osmanlı imparatorluğu için asıl tehlikenin son söylenen şahsiyetten geleceği söylenmek istenen piyeste, tarihi atmosferi tamamlamak için özellikle dil ve uslübun 16. yy uygun olması dikkat çekicidir.&lt;br /&gt;B)ŞAİR EVLENMESİ&lt;br /&gt;            Şinasi tarafından yazılan bir perdelik komedidir. 1860 yılında Tercüman-ı Ahval de sertifika&lt;br /&gt;şeklinde yayınlanmış ve aynı yıl kitap halinde basılmıştır.konu olarak görücü usulü evlenme adetini işlemiştir. Olay basittir fakat kuruluş sağlamdır. Vakanın başlıca iki tarafından yürütülmesi, değişik halk tabakalarından yerli karakterlerin bulunması orta oyununa ait özellikleri içerirken belli bir edebi metin halinde olması, vakanın gelişme tarzı bakımından batılı tarzda bir eserdir.  Eserin böyle bir yapıda oluşu yazarın, orta oyuna alışık olan Türk seyircisini yadırgatmadan batılı tiyatroya ısındırmayı amaçlamıştır. Şinasi, tiyatroyu da düşünce ve bilgileri aktarma aracı olarak görmüştür. Türk tiyatrosunun  komedi türündeki ilk denemesi, drama türündeki Hayrullah Efendinin piyesine göre teknik bakımdan daha ileridedir.  Şinasi kendinden sonrakiler için de teşvik edici olmuştur.&lt;br /&gt;C) İLK MANZUM PİYES&lt;br /&gt;            Türk tiyatrosunun ilk manzum piyesini 1866 da Ali Haydar yazmıştır. Üç  adet piyesi vardır. Bunlar; 1- Sergüzeşt-i Perviz 2- Sasaniyan hükümdarlarında ıı. Ersaz'ın Sergüzeşti 3- Ruya Oyunu dur. Bunlardan ilk ikisi trajedidir. Yazar ilk piyesinin önsözünde Türk tiyatrosuna ilk trajediyi kazandırdığını söyler. Ancak kuruş ve teması daha çok dram karakteri taşır. Doğal olarak manzum tiyatro çeşidinin ilk deneme olması , yazarın nazım tekniğine hakimiyet zayıflığı dil ve uslübu cansızlaştırmıştır. Son piyesi ise iki perdelik komedidir.&lt;br /&gt;D)KARAKTER KOMEDİSİ&lt;br /&gt;            Bir yandan tiyatroda oynanmak üzre tercüme piyesleri hazırlayan diğer yandan da kendisi piyes yazan Ali Bey'in 1- Kokona Yatıyor,2- Misafir-i istiskal,3- Geveze Berber adlı üç komedisi ile Letafet isimli (1899) bir tane operatı vardır. Yazdığı komedyalar tamamen batılı tarzda kuruluşa sahiptır. Sosyal meselelere dokunmaz. Basit karakter komedisidir ki bu tarzın Türk tiyatrosundaki ilk örnekleridir.&lt;br /&gt;E) RECAİZADE EKREM'İN VUSLAT'I&lt;br /&gt;            İlk denemesini Afife Anjelik ile 1870 de yapmıştır. İkinci denemesi Atala yahud Amerika Vahşileridir. Afife Anjelik, kocasının yokluğunda uşağının tecavüz teşebbüsüne karşı direnmiş genç bir kadının hikayesini anlatır. 4 perdelik ve şahısları Fransızdır. Kitabın kapağında ve yayınlana gazetede telif diye gösterilmesi vakası Fransada geçmiş zabıta olayından alındığı ihtimalini güçlendirmektedir. 1872 yılların başında Fransız yazar Şatobriyan dan çevirdiği Atala romanını piyes haline getirip bastırmıştır. Önemli bir başka tiyatro eseri de Vuslattır(1874). Evlilikte anne- babanın değil çocukların karar vermesi gerektiği şeklindeki sosyal meseleyi ele olan dramın önsözünde , daha önceki denemelerinde yerli olay ve ifadelerin yer almayışından dolayı eleştirilmesine dikkat çekerek haklı olduklarını bunun için Milli bir piyes denemesi olarak Vuslat'ı yazdığını ifade eder. Vuslat daha önce Namık K. 'in yayınlanan Zavallı Çocuk'taki temayı aynen tekrarlaması ve karakterler arasındaki benzerlikler nedeniyle değerini zayıflatmıştır.&lt;br /&gt;            1914 yılında vefatından sonra basılan konusunu Binbir Gündüz Hikayeleri'nden alan Çok Bilen Çok Yanılır komedisi modern tiyatro türünün bütün özelliklerini taşır. Tanzimat döneminin en iyi tiyatro yazarları arasında yer alır.&lt;br /&gt;F) ROMANTİK DRAM&lt;br /&gt;            Namık Kemal, Osmanlı Tiyatrosu'nun modernleşmesi için çaba harcarken bir tarafından da oynanmak üzre piyesler yazmıştır. 1867 yılında Avrupaya giden N. Kemal, orada da tiyatro ile ilgilendi ve burada tiyatronun sadece eğlence aracı olmadığını aynı zamanda seyircinin kültür seviyesini yükseltme görevi de olduğunu farketti. Binlerce insana hitap eden bu müessese, bir okuldu.  Paris'ten yazdığı mektuplarda tiyatronun “ahlak ve lisan” mektebi olduğunu ifade etmiştir. Avrupadan dönünce Osmanlı Tiyatrosunun edebi heyetine girdi ve 1873 te “Vatan yahud Silistre'yi” yazdı. Oyun oynandıktan 1 hafta sonra Kıbrıs'a  Magosa kasabasına kalebend olarak gönderildi.3 yıl içinde 600 defa oynandı. Bu sırada N. Kemal, Gülnihal'i (1875) yazıyordu. Kıbrıs da kaldığı 38 ay içinde 4 piyes yazmıştır. 1-Zavallı Çocuk (1873)2-Akif Bey (74),3- Kara Bela(1910),4-Celalettin Harzemşah( 1875). bu piyeslerin hepsi dram dır.&lt;br /&gt;            Vatan yahud Silistre ile Celalettin Harzemşah konuları tarihi olaylardır. Teknik bakımdam enkuvvetli eseri Gülnihaldir ki vakanın geliştirilmesi, entrik unsurların çok iyi işlenmesi, canlı karakterler olması onun bu eserini güçlü kılar. Vatan yahud Silistre ise devrin yurtseverlik ve kahramanlık duygularını çok iyi işler. Celalettin Harzemşah ise romantik dramın etkisiyle yazılmıştır. Okunmak için yazılmış, vakası da orta çağ tarihinden alınmıştır.not: tanzimat döneminin romantik dramın ilk örneğidir. Özellikle faydalı bir eğlence olarak  tanımladığı tiyatro ile ilgili fikirlerini Celalettin Harzemşah'ın Mukaddemesinden öğrenmek mümkündür. Bu piyes, Abdülhak Hamid'in tarihi piyeslere yönelişini sağlamıştır.&lt;br /&gt;Not: N. Kemal--&gt; Zavallı Çocuk, R. Ekrem--&gt;Vuslat, A.Hamid--&gt; İçli Kız piyesleri arasında yakın tema ve vaka benzerlikleri dikkat çeker.&lt;br /&gt;G) MİLLİ DRAM TERİMİ&lt;br /&gt;            Tiyatro alanındaki başka önemli şahsiyet ise Ahmet Mithat'tır. 1872 yılında Eyvah isimli dramı oynanmıştır. Bu oyunun teması, batılılaşmanın aile üzerindeki tesiri ve evlenmedeki eski adetlerin tenkidi şeklindedir. Burada birden fazla kadın ile evlenme tenkid edilmiştir. Bazı kesimlerce ağır tenkidlere maruz kalan A. Mithat, 1875 te Açık Baş adlı başka bir komedisi ile halkın dini duygularını kötüye kullanan din istismarcılarını eleştirmiştir. 12'ye yaklaşan eserlerinden 7 tanesi basılmıştır. 1875 te , Ahz-ı Sâr Yahut Avrupa'nın Eski Medeniyeti adlı dramı, insan hakları ve avrupadaki sınıf mücadelesini anlatmasına karşın başarısız bir dramdır. 1883 te Çerkez Özdenler adlı piyesin kapağında “Milli Dram” terimi ve “hem tiyatroda oynanmak hem de roman gibi okunmak için yazılmıştır” ifadesi yer alır.konusu Osmanlı İmparatorluğu azınlıklarından olan Çerkezlerin yaşayış tarzını anlatır. 1883 te yazılan Fürs-i Kadim'de Bir Facia yahut Siyavuş piyesi ise, konusunu eski İran tarihinden almıştır.&lt;br /&gt;            Bu dönem II :Abdülhamit tarafından ciddi tiyatro içerikli oyunlara izin verilmediğinden dolayı, daha çok müzikal eğlence ağırlıklı eserler sahnelenmiş ve buna Hamid de uyarak Çengi yahut Daniş Çelebi (1883), Ziba (basılmamıştır.) adlı tiyatro eserleri yazmıştır.  Haricinde Hükm-i Dil 1884, Zuhur-i Osmaniyan (1879) piyesler yazmıştır. Sosyal meselelere üzerindeki hakimiyetinin yanı sıra tiyatro tekniğini ikinci plana atmıştir.&lt;br /&gt;H) KURALSIZ ÜSTAD&lt;br /&gt;            Tanzimat tiyatrosu'nun en verimli ve en mühim şahsiyeti, şüphesiz Abdülhak Hamid'dir. İlk denemesi (1873) Macera-yı Aşk, Fransız ve İngiliz edebiyatlarından gelme tesir ile egzotik bir yapı dikkat çeker. 1874 te Sabr u Sebat ile İçli Kız 'ı yazar ardından Duhter-i Hindu 'yu (1875) yazar. Sabr u Sebat 'ta, atasözleri, halk tekerlemeleri ve cinaslı anlatım vardır. İçli Kız, Zavallı Çocuk piyesinin tesirindedir. Duhter-i Hindu 'da tekrar egzotik anlatıma döner. Bunun sebebini de  şöyle açıklar: Milli Tiyatro, herkese bildiği konuları aktarır oysa tanınmayan azınlıkların ve toplulukların hayatlarını , İslam veya Osmanlı tarihinin muhteşem olaylarını anlatmalıdır. 1916 da yazılan Finten , 19.yy sonundaki İngiltere'yi anlatır.&lt;br /&gt;            Hamid, piyeslerinin bir kısmını nesir bir kısmını da manzum yazmıştır. Yadir -ı Harp (1917), Nazife(1878), Nesteren(1877), Eşber(1880), Tarhan (1916), İlhan(1918), Hakan(1953) v.b. Eserleri vardır. Yirmi biri bulan tiyatro eserlerinin hepsi dramdır.  Genellikle romantik dramın tesirindedir. Hanid'in bütün piyeslerinde karakterler ön plandadır. Psikolojik tahlillerine büyük önem vermiştir. Özellikle ihtirasların tahlil ve tasvirinde güçlüdür. Elbette piyeslerinde tamamen sosyal konulardan uzaklaşmış değildir. Vatan ve yurtseverlik konuları Liberta'da dikkat çeker.  İlk piyeslerinde teknik yapıya dikkat ederken sonraları bunu ihmal etmiştir. 1880 den sonraki piyeslerini okunmak için yazmıştır. Bunun için perde bölünüşleri düzensiz olmuştur. Perde sonlarına yaptığı ilaveler piyesin yapısını bozmuştur. Nesteren ve Liberta'yı hece vezniyle yazarken diğerlerini aruz vezniyle yazmıştır. Onun eserlerindeki en büyük kusur dil ve uslüptadır. İlk piyesler konuşma diline yakınken sonraları uzaklaşmıştır. Zaman zaman bütün tiyatro kalıplarını hiçe saymıştır. O kurallar içinde kuralsız bir üstad olmuştur.&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;            Bütün gelişmeleri kısaca özetleyecek olursak;Batılı anlamıyla tiyatro da   &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_edebiyati.htm"&gt;Tanzimat dönemi&lt;/a&gt;nde  görülür. Bu dönemde geleneksel tiyatro  içine giren  türler (kukla, Karagöz, orta oyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.Tanzimat’ın  ilk yıllarında İstanbul’un çeşitli  yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlandı. Önceleri  özellikle İtalyan  ve Fransız, daha sonra da  Ermeni  tiyatro toplulukları bu binalarda  oyunlar sergiledi. Mihail Naum , Güllü Agop   gibi  Ermeniler’in  Türkçe oyunları da  sergilemeleri  önemli bir gelişmeye sebep  oldu. Güllü Agop   1868’ de kurduğu  Osmanlı   Tiyatrosunda  ilk kez  düzenli olarak temsiller vermeye başladı;  müzikli  oyunlar dışında  Türkçe oyunlar sergilemenin tekelini 10  yıl elinde tutmuştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslüman Türk  kadınının sahneye  çıkması şeriat hükümlerine göre  olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın  rollerini  bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da  erkekler   oynamışlardır. Bu tiyatro  1884’te  Ahmet Mithat’ın Çerkez  Özdenler oyununu  oynarken oyun  özgürlük duyguları aşıladığı gerekçesi ile  tiyatro kapatılmış, binası da  yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908’e  kadar kadar Türk tiyatrolarına  tuluat oyunları egemen olmuştur.&lt;br /&gt;            Mardiros Mınakyan’ın  kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir. Türk edebiyatında ilk tiyatro  yapıtı  olarak Hayrullah Efendi’nin(1817-66)  Hikaye-i İbrahim Paşa ve  İbrahim-i  Gülşen’i (1844) adlı dramı gösterilmektedir.Şinasi’nin  Şair  Evlenmesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmektedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi  , Direktör Ali Bey (1844-99)  de karakter güldürü örnekleri vermiştir. Yazar, çevirmen, tiyatroya maddi ve  manevi  destek sağlayan   devlet adamı olarak Ahmet Vefik Paşa(1823-91) ’nın Tanzimat tiyatrosuna  çok büyük  katkısı olmuştur.Moliere’den  yaptığı çeviri ve  uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade  Mehmed  Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle  yazdığı oyunlardan  ötürü “ Türk Moliere’i”olarak adlandırılmıştır.Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla toplumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla  Tanzimat döneminde  tiyatro çok daha etkili  olmuştur. Bu bakımdan  bazı Tanzimat  yazarları  (Namık Kemal , Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit)  tiyatro  oyunları da yazmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-8206867872150406537?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/8206867872150406537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=8206867872150406537' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8206867872150406537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/8206867872150406537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/tanzimat-tiyatrosu.html' title='Tanzimat Tiyatrosu'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1100200180382185987</id><published>2007-12-15T07:22:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T07:23:58.508-08:00</updated><title type='text'>Osmanlı Islahat Hareketleri ve Tanzimat</title><content type='html'>OSMANLI ISLAHAT HAREKETLERİ VE TANZİMAT&lt;br /&gt;            Osmanlıda ıslahat hareketlerini doğuran neden, bir anlamda Batının dünya ölçeğinde konumu ve bunun Osmanlı’ya etkisidir. Nitekim Batıda 13. Yy’dan itibaren Pazar ilişkilerini ön plana çıkaran yeni bir üretim tarzı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yeni tarz üretim biçimi, 15. Ve 16. Yy’larda ki Rönesans hareketinin yol açtığı bilimsel devrimle birleşerek, sınai kapitalizmi haline dönüşmeye başlamıştır. Üretim hacminin artması, sermaye yatırımlarının çoğalması süreci Batının teknolojik üstünlüğünü doğurmuştur. “bunun yanı sıra 16. Yy’dan itibaren ulusal devletlerin ortaya çıkmaya başlaması; Rönesans hareketinin bireyi cemaat cenderesinden kurtarması; Reformasyon hareketi ile evrensel kilise idealinin yıkılması; ekonomik gelişmelerin dayattığı coğrafi keşifler ve sömürgeleştirme hareketi Batı Avrupa’yı tamamen başka bir evren haline getirmiştir” .Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğunun 18.yy’daki yenilgileri ve giderek büyük bir güç olma niteliği kaybedişi, Avrupa kuvvet dengesini de değiştirmiştir. Artık Batı için Osmanlı, askeri üstünlüğünün yanı sıra, ekonomik bakımdan da gücünü yitiren bir devlet görünümündedir. Osmanlı devleti artık Batı ülkeleri için bir tehdit olmaktan çıkıyor ve Doğu tehlikesini, Rusya temsil ediyordu. “ Rusya’nın yükselişi Avrupa düzenine yeni bir biçim vermiş ve Osmanlı devletinin yerini ve işlevini de kökünden değiştirmiştir. Artık Osmanlı devleti, Doğudan gelen bir tehdit değil, Rusya’ya karşı kullanılacak bir frendir. Kısacası bir tampon devlettir”&lt;br /&gt;            Batının elde etmiş olduğu teknik, askeri ve ekonomik üstünlüklerin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu 17. Ve 18. Yy’larda ekonomik açıdan gerileme ve çöküntü, sosyal açıdan dağılma ve anarşik bir düzen içerisindedir. Bununla birlikte geleneksel devlet sistemi de çökmüş görünmekteydi.&lt;br /&gt;            Osmanlı İmparatorluğunu içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için (Türkiye’nin modernleşmesi tarihinde en önemli safhalardan biri olan) 3. Selim ve 2. Mahmut döneminde devlet kurumlarında ve bunu tamamlamak için eğitim alanında girişilen geniş reform hareketleri, dikkati çeken gelişmelerin başındadır. Ancak Ülken’in de belirttiği gibi yenilikçilerin önüne hep iki engel çıkmaktadır. Bunlardan birincisi; “Modern araştırmayı hatta öğretimi, din için tehlikeli sayan fanatikskolastik zihniyet, ikincisi ise ;Modern araştırmanın derin köklerine inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce, gücünün ihtiyacına cevap vermek isteyen idareci zihniyettir. Birincisi ile savaş kolay olmadı. Fakat o nispeten yenildi, geriledi. Hatta modern zihniyet, 19. Yy’ın sonlarından beri eski “medrese”nin içerisinde bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisi ile savaş çok daha güçlü oldu ve bugüne kadar gerçek ilim zihniyetinin yerleşmesine asıl engel bu ikincisi oldu” . Bu nedenle Osmanlı yenilikçileri ordunun ıslahından başla¤¤¤¤¤, eğitim kurumlarını düzenlemek, ekonomik plan kurmak gibi her alanda düşünceyi ---?--- olarak gördü. Bunun sonucu olarak reformlar, sorunların derinliğine inmekten ve teorik çerçevesini oluşturmaktan çok prakmatik amaçlar çerçevesinde yapılmıştır. “Osmanlı Batılılaşamaya pragmatik bir yaklaşımla girdi. Ama bu sürece girince gelişmeler onu bu güne kadar getirdi. Osmanlı’nın Batılılığı teorik planda hazırlayamayışının en önemli kanıtı, tarih, felsefe, ve edebiyat alanındaki yavaş değişmelerdir”&lt;br /&gt;            Osmanlının içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulma düşüncesi, Osmanlı yenilikçilerinin pratik çözümlere yönelmesi ve bir anlamda “yüzüstü Batılılaşma” hareketlerinin gerçekleşmesine neden olmuştur. “bu yüzüstü Batılılaşma hareketleri gerçekleştiği sıralarda Osmanlı imparatorluğu da çöküntü halinde bulunuyordu. 1553 te Kanuni Sultan Süleyman’ın bazı batılı devletlere verdiği ilk müsaadenin, sonradan devlet zayıfladıkça batılı kuvvetler tarafından genişletilmesinden doğmuş olan kapitülasyonları, Türkiye’nin üzerinde ekonomik bir cendere haline getirmiştir. Modernleşme kuramlarını hazırlamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlar da, ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yükü “ Duyun-u Umumiye” yi doğurmaktaydı. Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Türkiye Hıristiyan tebaasının haklarını korumak bahanesi ile ve her vesile ile “Babıali” ye baskı yapıyorlardı. Artık batılılaşma ve modernleşme yalnızca ordunun ıslahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret kalamazdı.”&lt;br /&gt;Bu noktada Tanzimat, askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın siyasi- hukuki bir şekil olarak, eski ıslahat zincirinin daha geniş bir halkasıdır. Tanzimat’la birlikte 1683’den itibaren her sahada gerileyen Osmanlıya karşın; Rönesans ve Reform hareketleri ile her sahada ilerleyen Avrupa ile aramızdaki mesafenin askeri ve teknik alanlardaki ıslahatlarla kapatılamayacağı görülmüştür. “ 16. Yy’ın sonlarına kadar Osmanlı devleti batıya karşı kendini hep üstün hissetmiştir. 16. Yy’ın sonlarından itibaren özellikle 17 yy’ın ikinci yarısında şiddetle duyulmaya başlayan bozuklukları gidermenin yolu olarak her ikisi ile dönüşün uygun olacağı ileri sürülmüştür. 2. Osman (1618-1622) ve 4. Murat (1623-1640) saltanatları ile Köprülüler vezareti dönemleri Osmanlı İmparatorluğunu ıslah etmenin eski düzenin ihyasıyla mümkün olduğu düşüncesinin müfrit bir şekilde uygulandığı dönemdir. Ancak, 17. Yy’ın son yılında (1699) Osmanlı Devleti Batıya karşı ( en azından askeri alanda) geri olduğunun bilincine varmaya başlamıştır. Ve bu tarihten sonra düzeni reforme etmenin atıfları, önce mütereddit, sonra açık bir şekilde batıya yönelme başlanmıştır.&lt;br /&gt;Demek ki, 18. Yy’ın başından Cumhuriyet dönemine kadar olan ıslahat çabaları tarihi, bir anlamda, Osmanlı Batılılaşma tarihidir de ve bu bağlamda, Osmanlı Batılılaşması ile Islahat hareketleri özdeştir” . Osmanlı batılılaşmasının, batı şekline göre ıslahat olmaktan öteye geçememesi, Osmanlı Batılılaşması ile ıslahat hareketlerinin özdeş olması, Osmanlı Batılılaşma sürecini 18. Yy’dan başlayan “ıslahat hareketleri” içinde düşünmek gerekliliğini doğurmaktadır.&lt;br /&gt;Bu noktada, Osmanlı ıslahat hareketlerinin hepsini Batılılaşma süreci içerisinde düşünemeyiz. Nitekim, “ Osmanlı Devletinde yapılan ıslahatları iki grupta toplamak ya da mutabaka etmek mümkündür. Bunlardan birinci grubu; devletin kendi tarih ve kültürü baz alınarak yapılan ıslahatlar, ikinci grubu ise ; Avrupa kültür ve medeniyetinden etkilenerek yapılan ıslahatlar oluşturmaktadır. Tanzimat, ikinci grupta yer alan türden ıslahatların bir neticesi olarak gerçekleşmiş geniş bir ıslahat programı olarak karşımıza çıkmaktadır”&lt;br /&gt;Bu noktada 19. Yy ıslahatlarının zirve noktası olan Tanzimat fermanı, ilanından önceki ıslahatların bir neticesini sunan ve ilanından sonra yapılacak ıslahatların bir programını ortaya koyan bölge olması nedeni ile, Türkiye’nin modernleşme süreci içerisinde önemli bir konuma sahiptir ve Türk tarihsel gelişiminde önemini sürdürmektedir.&lt;br /&gt;TANZİMAT’I HAZIRLAYAN GELİŞMELER&lt;br /&gt;Tanzimat’ı ortaya çıkaran nedenleri, 18. Yy’da Osmanlı toplumunun tüm kurum ve kuruluşlarını ayakta tutan, inanç, düşünce, bilim ve felsefe, askeri, maliye, hukuk, idare, ekonomik ve siyaset alanındaki değişim ve dönüşümlerden ayrı düşünemeyiz. Nitekim , bu değişim ve dönüşümlerin yaşanmasında, Batılı devletlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisi de önemlidir. Bu bağlamda Tanzimat’ı ortaya çıkaran nedenleri iç ve dış faktörler olarak iki kısımda ele alabiliriz.” İç faktörler, Tanzimat’ın bir sonuç olarak ortaya çıktığı Osmanlı batılılaşma hareketlerini anlatırken genel olarak üzerinde durulan hususlardır. Dış faktörler ise cereyan eden hadiselerdir.”&lt;br /&gt;Gerçekten 16. Yy’dan beri Osmanlı devleti sahip olduğu üstünlüğü kaybedip, devlet kurumlarının ve kanunların asrın ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olmaması, devletin maddi ve manevi gücünü kaybetmiş olması, bunun sonucunda her sahada yenilgiye uğraması yeniden ve geniş bir ıslahat hareketini zorunlu kılıyordu. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti’nin müdahale edemediği alanlardaki gelişmeler Tanzimat’ın alanında daha güçlü belirleyiciler olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere bakacak olursak;Tanzimat’ı hazırlayan siyasi gelişmelerden biri, Osmanlı kendi içinde bir kuvvet olan Mısır valisi Mehmet Ali Paşanın, Osmanlı’ya karşı elde etmiş olduğu başarılardır. Nitekim, “II. Mahmut zamanında, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, Fransızların yardımı ile bir çok reform yapmış ve oldukça güçlenmiştir. Mora isyanının bastırılmasında gösterdiği yararlılıklardan dolayı kendisine Girit valiliği vad edilmiştir. Ancak, Paşa bunun yanında Suriye valiliğini de istemiş ve bu isteği sultan tarafından red edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine, Mısır ile Osmanlı devleti arasında savaş hali başlamıştır”. 2. Mahmut’un Mehmet Ali Paşa karşısında aldığı yenilgiler Osmanlı Devletini Tanzimat’a zorlayıcı bir etki yapmıştır. Bunun yanında Mısır meselesi Tanzimat’ın sadece yeni bir düzen isteğinden değil, kendini koruma ihtiyacından kaynaklandığının somut bir göstergesidir.&lt;br /&gt;Tanzimat’ın bir saltanat sorunu olduğunu belirten Küçük’e göre, saltanata yapılmış en somut tehdit Mısır ve Mehmet Ali Paşadır. Ona göre; “Mısır Tanzimat’ı iki boyutta etkiliyor. Hem bir model hem de zorlayıcı bir neden olarak. Yeniçeriliğe karşı kazanılan zafer gününde Mahmut’un giysileri Mısır’ın Türkiye’deki yenilikler için model olması boyutunu veriyor. Daha sonra Mısır ile savaş ve bu savaşın yol açtığı utanç verici yenilgiler, Mısır’ın zorlayıcı yanını getiriyor. Fakat ister model olsun, isterse zorlayıcı, Mısır 19. Yy Türk aydın ve yenilik tarihinde önemli bir yere sahip bulunuyor.&lt;br /&gt;Tanzimat’ın ilanında Mısır’ın zorlayıcı etkisinin model olma etkisinden daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, Mısır meselesi, Osmanlı Devletini yabancı devletlerle birçok antlaşma yapmak zorunda bırakmıştır. Özellikle İngiltere ile yapılan ticaret antlaşması, 2. Mahmut’un Mehmet Ali Paşaya karşı İngiliz desteğini sağlamasının bedeli olarak imzalamıştır.&lt;br /&gt;Tanzimat’ı hazırlayan ekonomik gelişmeler ise Mısır meselesi ile bağlantılı olan Tanzimat Fermanı’nın ilanından önce, 16 Ağustos 1838’de İngiltere ile imzalanan Balta Liman Antlaşmasıdır. Balta Liman Antlaşması ile birlikte, İngilizlere ticari alanda geniş imtiyazlar sağlanmıştır. Bu durum, İngilizlerin Osmanlılar üzerinde daha fazla nüfuz sağlamasına olanak tanımıştır. “1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını 25 Kasım 1838’de Fransa il imzalanan ticaret antlaşması izlemiştir. Daha sonra benzer hükümler ihtiva eden antlaşmalar Sardunya, Gelemenk, Belçika, Prusya, Sicilya ve Brezilya gibi devletlerle de imzalanmıştır”&lt;br /&gt; .Osmanlı devletinin kötü durumda olan ekonomisi, yabancı devletlerle yapılan antlaşmalarla daha kötüye gitmiştir. Ayrıca batılı devletlere antlaşmalarla verilen imtiyazlar, Osmanlı devletinde nüfuz sahibi olmalarına yol açmıştır.Balkanlardaki milliyetçilik hareketleri ve Avrupa devletlerinin baskıları da Tanzimat’ı hazırlayan sosyal, siyasal gelişmeler çerçevesinde önemlidir.&lt;br /&gt;1789’da Fransız ihtilalinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Milliyetçilik hareketi Avrupa’yı etkisine almış, bu durumdan Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da yer alan eyaletleri de etkilenmiştir. Özellikle Avrupa devletlerinin dini unsurları kullanarak azınlıkları kışkırtmaları ve Hıristiyan tebaanın haklarını korumak bahanesi ile Osmanlı devletine yaptığı baskılar siyasi ve hukuki ıslahatlar yapma zorunluluğunu doğurmuştur.“Avrupalı devletler, Hıristiyanlıklarını bahane ederek, Osmanlı Devleti’ni zayıf düşürmek için gayri Müslim unsurlara hamilik yapmaya başlamıştır. Rusya bir taraftan Balkanlarda Bulgarları destekliyor ve Bulgar milliyetçiliğini körükleyerek onları Osmanlı ‘ya karşı isyana teşvik ediyordu. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’ndeki Rum ve Ermeni Ortodoksların dini haklarına gerekçe göstererek bu cemaatlerle ilişkiye geçiyor ve açıkça Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışıyordu. Ermenilerin Katolik oldukları tezinden hareketle Fransa’da Katolik cemaati ile ilgili oldukları devlete telkinlerde bulunuyordu. Hıristiyan mezhepler vasıtası ile kendi çıkarlarını koruyan Fransa ve Rusya’nın faaliyetlerini izleyen İngiltere’de aynı yöneteme başvurarak bölgede Protestanlık propagandası yaptı ve bir Protestan cemaati oluşturdu. İngiltere’nin bu teşebbüsünü Almanya ve ABD’de desteklemiştir”&lt;br /&gt; .Bununla birlikte, Tanzimat’a batının etkisinin devlet zihniyetindeki değişmelerde görmekteyiz. Nitekim, batı memleketlerine elçilikle giden devlet adamlarımız, orada uyanan yeni devlet anlayışı, hürriyet ve eşitlik fikirlerinden etkilenmişlerdir.“Osmanlı toplumunda 3. Selimin başlattığı yeniliklerin 2. Mahmut tarafından daha katı ve kararlı şekilde yürütülmesi ile, ülkenin kapıları Batıya açılmış oldu. Devletin öncelikle askeri, idari ve mali alanlarda yaptığı değişikliklerle, merkezi idarenin güçlenmesi ve oteritesinin ülkenin her yerinde hakim kılınması isteniyordu. Ancak açılan kapıdan sadece askeri, idari ve mali alanlardaki kurum ve fikirler gelmiyordu. Avrupa’da köklü bir değişimin ateşini körükleyen Fransız ihtilalinin devrimci fikirlerine de ilgi fazlaydı. Bu fikirlerin yurda girişini sağlayan başlıca Osmanlı İmparatorluğu’nda meydana gelen tüm bu gelişmeler, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan kurtuluşunun, yalnızca askeri ve teknik ıslahatlarla mümkün olamayacağı fikrini doğurmuştur. Bu noktada, Tanzimat, siyasi-hukuki ıslahatları kapsayan bir programı olarak gündeme gelmiştir.&lt;br /&gt;Faaliyetler, yeni kurulan askeri okullardaki Fransız öğretmenlerin çalışmaları ile Fransız hükümetinin İstanbul’daki propaganda girişimleriydi. Ayrıca Batı ülkelerine gönderilen öğrenciler, diplomatik görevliler, Batı dillerini bilen ve bu dillerde yazılanları okuyan genç bürokrat ve aydınların faaliyetleri de Batılı fikirlerin tanınmasını sağlıyordu” .3. Selim döneminden itibaren Batı başkentlerinde açılan düzenli temsilciliklerde görevlendirilen genç memurlar Avrupa’daki gelişmeleri ve fikirleri yerinde tanıma olanağı buldular. Bunun yanında 1821’de kurulan Tercüme odasının Türk yenilik tarihinde önemi büyüktür. “1821’de Bab-ı Ali’de kurulan tercüme odasında Batı dillerini öğrenen genç kuşaklar, Avrupa’da çıkan yayınları ve Batıyı daha yakından tanıma imkanı bulan gençler, devletin yeni bürokrat sınıfını oluşturdular, Tanzimat döneminin ünlü sadrazamları, Ali,, Fuat, Reşit Paşalar da içinde olmak üzere pek çok yenilikçi aydın ve bürokrat ilk eğitimlerini Tercüme Odasında gördüler”&lt;br /&gt; TANZİMAT FERMANININ HAZIRLANMASI VE İLANI&lt;br /&gt;II.Mahmut’un 1826-1839 yılları arasında gerçekleştirdiği ıslahatlar, 3. Selim zamanından beri yapılan ıslahatların devamı olup, Tanzimat ıslahatlarının öncüsüdür. Bu noktada, “Tanzimat kavramının 1839’dan önce kullanıldığı ve II. Mahmut döneminde ilan edilmesinin planlandığını görmekteyiz.&lt;br /&gt;“Mustafa Reşit Paşa Osmanlı Devleti’nde bir reform yapmayı kafasına koymuştu. Bu projeye ‘Tanzimat Hayriye” adını vermiş ve bu reform paketini hazırlayıp bir hatt-ı hümayunla ilan edilmesi hususunda 2. Mahmut’u ikna etmişti. Bu amaçlarla 24 Mart 1838 yılında Meclis-i Vala’yı Ahkam-ı Adliye kuruldu. Meclisin görevi Tanzimat-ı Hayriye’nin nasıl hazırlanacağını müzakere etmek idi. Meclis 31 Mart 1838’de ilk toplantısını yaptı” Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyenin kurulması ile başlayan Tanzimat Hayriye’nin Gülhane Hattı’nda belirtilen esasların büyük bir kısmını içerdiği görülmektedir. Nitekim, “ II.Mahmut, Meclis-i Vala’yı kurdurarak, yeni düzenlemeler yapma yetkisini bu Meclise devretmiş, iktidarının bir kısmından feragat etmiştir. Reşit Paşanın Hariciye Nazırı sıfatı ile talebi, bu Meclisin yetki alanına girmektedir. Padişah acil görünenleri uygulamaya sokarken, Meclis’in yetkilerini çiğnememeye özen göstermektedir. Tanzimat döneminin ayırt edici vasfı olan, saray iktidarının bürokrasi (Meclis-i Ahkam-ı Adliye )ile paylaşıldığına dair bir işarettir bu” 2. Bu açıdan Tanzimat Meclislerinin, kanunlaştırma hareketi ile birlikte idari, mali, adli ve eğitimle ilgili olanlarda bir reform hareketi hazırlamak ve iktidarın saray ve Bab-ı Ali bürokrasisi ile paylaşılmasına geçişi noktasında da işlevsel olmasından dolayı, “II. Mahmut dönemi ile Tanzimat dönemi arasında bir geçiş meclisi niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;Mustafa Reşit Paşa, II.Mahmut öldüğünde İngiltere’de bulunuyordu. Abdülmecid tahta çıktığında İstanbul’a gelerek Tanzimat hazırlıklarına başladı. “Abdülmecid’in Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa, Battı uygarlığına hayran bir devlet adamıydı. Elçilik yaptığı Paris ve Londra’da bu ülkelerin yönetim sistemlerini inceleyip yakından bakma imkanı bulmuştu. Mustafa Reşit Paşa, devlet yönetiminin her din ve mezhepten tebaanın hak ve hürriyetlerini güvenceye alacak ve kanun hakimiyetinin tesis edecek şekilde yeniden düzenlenmesini istiyordu. Bu düzenlemeleri öngören bir ferman yayınlaması halinde, Batılı ülkelerin Hıristiyan tebaanın haklarını bahane ederek, Osmanlı’nın içişlerine karışmayacağına, düzenin yeniden sağlanacağına ve böylece çöküşün durdurulacağına inanıyordu”&lt;br /&gt; .Reşit Paşa, fikirlerini Sultan Abdülmecid’e açarak, ıslahatın gerekliliğini anlattı. “Abdülmecid’de, M. Reşit Paşanın fikirlerini kabul etti. Fermanın hazırlanmasını M. Reşit Paşaya bıraktı. Bu vazifeyi üzerine alan M. Reşit Paşa, geceli gündüzlü çalışarak, kendi kalemi ile bir ferman sureti hazırladı, Abdülmecid’e okudu. Fermanı beğenen padişah, temize çektirip imza etti. Padişahın imzasını taşıyan tebliğ ve emirlere “Hatt-ı Humayün” denildiği için bu ıslahat projesine de “Hatt-ı Humayün” denildi. Gülhane Parkı’nda okunduğu için de “Gülhane Hatt-ı Humayün” denildi”&lt;br /&gt; FERMANI İLANI&lt;br /&gt;Tanzimat fermanı, 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda, padişah, diğer devlet büyükleri, ulema, lonca ve esnaf temsilcileri ve halkın  “Gülhane Hattı Humayunu adı§huzurunda Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu verilen bu fermanla, Osmanlı Devleti’nde, İslam hukuku ve geleneksel kurumların bıraktığı hızlı bir değişim süreci başladı” “Tanzimat fermanı, ilanından yaklaşık yirmi gün sonra devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’nin 187 numaralı ve 15 Ramazan1255/22 Kasım 1839 tarihli nüshasında yayınladı. Arkasından Fransızca’ya tercüme edilerek İstanbul’da bulunan yabancı devlet temsilciliklerine gönderildi”&lt;br /&gt;TANZİMAT KAVRAMI VE TANZİMAT’IN DÖNEMİ&lt;br /&gt;Tanzimat kelimesinin lügat manası “düzenlemeler” şeklinde verilebilir. Bu terim “tenzim” kelimesinin çoğu olup, o da “nizam verme” anl¤¤¤¤¤ gelmektedir. Nasıl ki “ Nizam- cedit kavramının, “yeni düzen” ya da “yeni askeri anlamının dışında geniş manası ile, başlangıcı ve sonu belli olan bir dizi ıslahatı ifade ederse, “ Tanzimat” da 3 Kasım 1839’da ilan edilen ferman dışında, Osmanlı Devleti’nin en önemli reformlarının yapıldığı bir dönemi ifade etmektedir”&lt;br /&gt;Bu durum Tanzimat’ın başlangıç ve bitiş tarihlerinin belirlenmesine de yansımıştır. “Geniş anlamıyla Tanzimat (düzenlemeler), Osmanlı devlet yapısında ve devlet toplum ilişkilerinde yapılan düzenlemeleri ifade eder. Bu açıdan bu deyimin kaps¤¤¤¤¤, 3. Selim ve 2. Mahmut reformlarını sokan yazılar olduğu gibi, Tanzimat döneminin 2. Meşrutiyete (1908) kadar sürdüğü görüşünü savunanlarda vardır. Dar anlamı ile Tanzimat ise, genel olarak kabul edildiği üzere, 1839 Gülhane Hümayunu ile başlayıp 1870’li yılların başlarına kadar süren sınırlı bir dönemi ifade eder”.&lt;br /&gt;Görüldüğü üzere Tanzimat’ın başlangıç ve sona eriş tarihinde tam bir kesinlik yoktur. Bunun nedeni ise, Tanzimat’ın, bir yandan 3. Selim zamanından beri yapılan ıslahatların bir devamı niteliğinde olması, diğer yandan da İmparatorluğunun sonuna kadar etkisini sürdürmesidir.&lt;br /&gt;TANZİMAT FERMANININ İÇERİĞİ&lt;br /&gt;Tanzimat fermanı beş temel alanda düzenlemeler getiriyordu. İslam hukuku ve geleneksel kurumlara ilaveten Batı hukuku ve kurumlarında yapılan düzenlemeler, ekonomi, askeriye, eğitim ve edebiyat, sanat alanında öngörülen düzenlemeleri içeriyordu.&lt;br /&gt;Tanzimat fermanının giriş bölümünde, yayınlanış sebebi padişahın ağzından özetle şöyle açıklanmaktadır; “Devletin ilk dönemlerinde şeriat hükümlerine tam manasıyla riayet edildiği için devletin gücü ve tebaanın refahı yükseldi. Son yüz elli yıldan beri şeriat hakimiyeti kalmadığından, devletin gücü zayıfladı ve tebaasının refah düzeyi düştü. Bu gidişin durdurulabilmesi için devletin iyi idare edilmesi, vatandaşın güvenliğinin sağlanması, halkın malının, ırz ve namusunun korunması, vergi ve askerlik konularında yeni kanunların çıkarılması zorunludur. Müslim ve gayri Müslim tüm tebaaya eşit şekilde uygulanacak bu kanunlarla devletin gücü ve halkın refahı yeniden yükselecektir. Osmanlı ülkesinin coğrafi durumu, toprağın bereketliliği, halkın yeteneği ve zekası göz önünde tutulursa, gerekli çarelere başvurulduğu taktirde; Allah’ın yardımı ile beş- on sene içerisinde istenilen sonuçlara ulaşılacağından kimsenin şüphesi olmasın”. Padişah, fermanda uyruklara tanınan hakların kendisi tarafından güvence altına alındığını söylemekte, çıkacak yasalar” din ve devlet ve mülk ve milleti ihya için vaz olunacak olduğundan”, bunlara karşı gelmeyeceğine de yemin etmektedir. “ Gülhane Hattı Hümayununda kabul edilen prensipler şu şekilde sıralanabilir”.&lt;br /&gt;- Din ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması garanti altına alınmıştır.- İltizam usulünün kaldırılması ve vergilerin herkesin malına ve gelirine göre alınması kararlaştırılmıştır.- Devletin kuvvetlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması için bütün vatandaşların askerlik görevini yapması ve askere alınacak hakkaniyet ilkesine uyulması esasları getirilmiştir- Suç işleyenlerin durumları yasalar gereğince incelenip karara bağlanmadıkça kimse hakkında ceza uygulanmaması ve kanun önünde herkesin eşit sayılması benimsenmiştir.- Tüm devlet memurlarına maaş bağlanacak. Rüşvet kesinlikle yasaklanacak ve bu yasağa uymayanlar şiddetle cezalandırılacak.&lt;br /&gt;Tanzimat Fermanı’nın amacı, çeşitli iç ve dış olayların etkisi ile işlemez durumda olan devlet idaresini yenileştirerek devlet oteritesini etkin kılmak, vatandaşa hak ve hürriyetler veren adaletli bir yönetim sistemi kurmaktı.&lt;br /&gt;Fermanda “şeriata uymama” nın bu bozulmanın ana nedeni olarak gösterilmesine rağmen kurtuluşun yeni yasalarda, şeriata dayanmayan yeni kanunlarda aranması çelişik bir durum yaratmaktadır. Bu çelişkinin kaynağı Abadan şöyle anlatmaktadır: “Şeriat ile şeriat – ötesi anlayış arasındaki denge GHH’nın yazılışı sırasında şer’i anlayış doğrultusunda bozulmuştur. Bunda, “ifadede ağırbaşlılığı” sağlamak düşüncesi kadar, ulemayı ve tutucuları ürkütmemek niyeti rol oynamıştır. Yoksa GHH ve Tanzimat anlayışında şeriata bağlılık vurgulamaları ilkesel olmaktan çok biçimseldir,görünüşledir” Abadan’ın belirttiği üzere Tanzimat’ın bu niteliği daha çok halkın tepkisini azaltmak düşüncesinden kaynaklanmıştır. Nitekim, Tanzimat düşüncesi ne halktan geliyordu, ne de halka mal olmuştu. Aksine Osmanlı toplumuna, taht çevresinden indiriliyor ve bir aydın despotizminin bürokratik dünya görüşüydü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1100200180382185987?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1100200180382185987/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1100200180382185987' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1100200180382185987'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1100200180382185987'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/osmanl-islahat-hareketleri-ve-tanzimat.html' title='Osmanlı Islahat Hareketleri ve Tanzimat'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-2747944721920764815</id><published>2007-12-15T04:19:00.001-08:00</published><updated>2007-12-15T04:19:41.754-08:00</updated><title type='text'>Gezi Yazısı</title><content type='html'>GEZİ YAZILARI&lt;br /&gt;Gezi Yazılarının Tanımı ve Niteliği&lt;br /&gt;  Bir yazarın gezdiği, gördüğü ve incelediği yerlerden edindiği bilgi, görgü ve izlenimleri yansıtan yazıya ‘&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gezi.htm"&gt;gezi yazısı&lt;/a&gt;’ denir.&lt;br /&gt;  Gezi yazılarında yalnız gezilip görülen yerlerin doğal özelliklerinin belirtilmesiyle yetinilmez. O yerlerdeki insanların gelenek, görenek ve zevkleri de tanıtılmaya çalışılır. Doğru bilgi ve gözlemlere dayalı gezi yazıları tarih, &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/cografya_ogretmenleri.htm"&gt;coğrafya&lt;/a&gt;, toplumbilim gibi bilim dalları için de yararlı bir kaynak olarak değerlendirilebilir. Bu tür yazılar ayrıca okurların genel kültürlerini geliştirmede önemli bir rol oynar.&lt;br /&gt;  İnsanlar, kendi yakın çevreleri dışında olup bitenleri öğrenmek isterler. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/romanlar.htm"&gt;kitaplar&lt;/a&gt;da okudukları, haritada gördükleri kıta, ülke veya kentlerde yaşayan insanların gelenek ve göreneklerini merak ederler. görmeyi hayal ettikleri yerleri, usta yazarların aracılığıyla tanımaktan,’gezer gibi olmaktan’ zevk duyarlar. Kendisi de gezi türünde eser vermiş olan &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_hasim.htm"&gt;Ahmet Haşim&lt;/a&gt; bu duyguyu şöyle dile getirir,’…seyahatname okumanın tadını öteden beri bilirim.bütün çocukluğum onları okumakla geçti.kış geceleri dışarıda rüzgar olurken,bir gaz lambasının ışığını gözbebeklerimde iki altın nokta gibi taşıyarak zengin bir ateş karşısında,rahat bir koltukta okuduğum o Afrika ve Amerika seyahatnamelerinin masum ve namuslu üslubundan aldığım tadı bana pek az edebiyat eseri verebilmiştir.’(Bize Göre, Gurabahane-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi,s.70)&lt;br /&gt;  Gezi yazıları gerçekten yaşanmış bir hayat kesiminin ürünüdür. Bu tür yazıların ağır basan yönü, anlatılanların dikkatli bir gözleme dayanmış olmasıdır. Yazar, şüphesiz, gördüklerini anlatırken anılarından söz edebilir, birtakım yazılı veya sözel kaynaklardan yararlanabilir, karşılaştırmalar ve çözümlemeler yapabilir. Ancak tüm bu çabaların keskin ve sağlam bir gözlem gücünden kaynaklanması şarttır. Biz buna ‘görmesini bilme yeteneği’ de diyebiliriz.&lt;br /&gt;  Gezi yazarları, uzun bir süre, daha çok insanların hiç gezip görme imkânı bulamadıkları ülkeleri, bölge ve kentleri tanıtma amacı gütmüşlerdir. Kutuplar, Afrika’nın balta girmemiş ormanları ile Orta Asya, Güney Amerika gibi kıtalarda yaşayan insan topluluklarının ilginç yaşayış biçimlerini tanıtan gezi yazılarının yanında New York, Tokyo, Paris, Londra gibi büyük şehirleri anlatan yazılara da rastlanmaktadır.&lt;br /&gt;   Bir gezi yazısının kendi türünde değerli olabilmesi, bazı nitelikler taşımasına bağlıdır. Bu niteliklerden biri, okuyucu için ilginç görünüm, durum veya olayları kapsayabilmesidir. İkinci nitelik, gezilen yerler ile görülen şeylerin dış görünüşünden çok öze inen ve insanların iç dünyalarını yansıtan hususları gözler önüne serebilmesidir. Üçüncü nitelik ise görülen yerler ve insanları, edinilen izlenimleri yalın, sürükleyici ve renkli bir dille anlatabilmesidir.&lt;br /&gt;  Gezi yazılarını, ele alınan konular ve anlatım bakımından ‘&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ani.htm"&gt;anı&lt;/a&gt;’ ve ‘röportaj’ türünden yazılara benzer bazı yönleri bulunur. Çünkü gezi, anı ve röportaj diye adlandırılan yazılar geniş ölçüde yazarın gözlem, izlenim ve yorumlarına dayanır. Bu nedenle bu türlerde yazılmış eserleri bir sınıflamaya tabi tutmak bazen güçtür. Bununla birlikte, her üç türün de birtakım ayırıcı özellikleri vardır. İyi bir okur bu özellikleri bilir veya belirlemede güçlük çekmez.&lt;br /&gt;           Gezi Türünün Gelişimi&lt;br /&gt;  Gezi türünün uzun bir geçmişi vardır. Bu günkü tanımına ve niteliğine tam uymasa da çok eski çağlarda gezi türünden sayılabilecek örneklerin bulunduğu bilinmektedir. Eski Yunanistan’dan başlayarak günümüze kadar çeşitli ülkelerden birçok gezgin, elçi, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;şair&lt;/a&gt; ve yazar gezip gördükleri yerleri anlatan eserler meydana getirmişlerdir.&lt;br /&gt;   Başka ülkelere yapılan yolculuklarla ilgili ilk gezi yazılarına örnek olmak üzere M.S. 448’de Hun hükümdarı Atilla’ya gönderilen elçilik heyetinde görevli tarihçi Priskos’un eseri ile M.S. 568 de Kilikyalı Zemarkhos’un Göktürkler ülkesinde Bizans İmparatorluğu elçisi iken tuttuğu notları gösterebiliriz.&lt;br /&gt;  İranlı &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;şair&lt;/a&gt; ve din adamı Nasır Hüsrev ‘in hac maksadıyla yaptığı Mekke gezisini ve bu arada Mısır ve Anadolu’nun doğusunda gördüklerini anlatan ‘sefername’ adlı eserini de ilk gezi kitapları arasında sayabiliriz.&lt;br /&gt;  Gezi türünün ilk önemli eselerini verenlerin başında şüphesiz Venedikli ünlü gezgin Marco Polo ile yine ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta’yı anmamız gerekir.&lt;br /&gt;  Marco Polo, Yakın Doğu ve Orta Asya ülkelerini kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuğunda gezip gördüğü yerleri anlatan bir eser yazmıştır. Birçok dile çevrilen bu eser gezi edebiyatının ilk klasik örneklerinden biri sayılır. Arap gezgini İbn Batuta da Anadolu, Harezm, Maveraünnehir ve Horasan’ı dolaşarak oralarda yaşayan Türklerin teknik ve toplumsal özelliklerini anlatan bir kitap yazmıştır.&lt;br /&gt;  Önceleri daha çok &lt;a href="http://www.videodershane.com/tarih.htm"&gt;tarih&lt;/a&gt;çilerin ilgi gösterdikleri bu eserler, sonradan &lt;a href="http://www.edebiyatfakultesi.com/"&gt;edebiyat&lt;/a&gt;çıların da dikkatini çekmiştir. Ele alınan konular, kullanılan dil, yazarların gözlem ve anlatım özellikleri bakımından gezi yazı ve kitapları artık edebiyatın bir kolu, bir başka deyişle bir yazı türü özelliği kazanmıştır.&lt;br /&gt;             Gezi Yazılarının Çeşitleri&lt;br /&gt;  Gezi yazılarını, yolculuk yapılan yer bakımından ikiye ayırmak mümkündür: yurtiçi gezi yazıları ve yurt dışı gezi yazıları…&lt;br /&gt;  Yurtiçi gezi yazıları, bir yazarın herhangi bir amaçla kendi ülkesinde yaptığı bir yolculuk sırasında gezip gördüğü yerleri ve edindiği izlenimleri anlattığı yazılardır. Bu tür gezi yazılarına, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/resat_nuri_guntekin.htm"&gt;Reşat Nuri Güntekin&lt;/a&gt;’in Anadolu Notlarını gösterebiliriz.&lt;br /&gt;  Yurtdışı gezi yazıları ise bir yazarın kendi ülkesi dışında yaptığı gezi ve incelemelerinin bir ürünüdür. Bu tür gezi yazısına da Falih Rıfkı Atay’ın Deniz Aşırı adlı eseri örnek olarak gösterebiliriz.&lt;br /&gt;   Gezi yazılarını, gezi türünde eser veren kimselerin durumları bakımından da ikiye ayırabiliriz: uğraşları yazarlık olan kimselerin kalemlerinden çıkan gezi yazıları, uğraşları yazarlık olmayan kimselerin ortaya koyduğu gezi yazıları.&lt;br /&gt;  Yazarlığı bir meslek olarak benimsemiş kimselerin eserlerinde gezilen görülen yerler, değinilen konular, insanlarla ilgili gözlemler yazı sanatının birçok özelliğini yansıtan renkli bir dille anlatılır.&lt;br /&gt;  İkinci kategoriye giren yazılar, genellikle yazarlıkla ilgili olmayan, fakat yurt içinde veya dışında bazı yerleri görmek üzere geziye çıkanların veya geçici görevlerle yabancı bir ülkede oturanların kaleme aldıkları yazılardır. Bu gibi kimselerin eserlerinde anlatım kuru ve renksiz olabilir. Ancak bu tür eserlerde bazen çok ilginç gözlemlere, sağlam bilgilere ve mantıklı yorumlara rastlayabiliriz. Örneğin ünlü Türk denizcisi Piri Reis’in Bahriye adlı kitabı bu bakımdan ilginçtir. Bu kitap Akdeniz’i çevreleyen karalar, ormanlar, dağlar, kentler üzerinde verdiği bilgilerle hem bir deniz atlası, hem de bir gezi kitabı niteliği taşır.&lt;br /&gt;   &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gezi.htm"&gt;Gezi yazıları&lt;/a&gt;nı amaç ve yazılış bakımından da üçe ayırmak mümkündür: günü gününe alınmış notlara dayalı gezi yazıları, mektup biçiminde yazılan gezi yazıları ve bir ülkeyi daha nesnel ve derinlemesine tanıtmayı amaçlayan gezi yazıları.&lt;br /&gt;   Kimi yazarlar, gezip gördükleri yerleri günü gününe veya aralıklı olarak tuttukları notlarla anlatırlar. Bu gibi gezi yazıları çoğu kez anı türünün de özelliklerini taşır. Bu çeşit gezi yazılarına Burhan Arpad’ın &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gezi.htm"&gt;Gezi&lt;/a&gt; Günlüğü adlı eseri örnek olabilir.&lt;br /&gt;    Kimi &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazarlar&lt;/a&gt; da gezi izlenimlerini belli aralıklarla arkadaşlarına yazdıkları mektuplarda anlatırlar. Bu gibi gezi yazılarında mektup türünün hemen hemen her özelliğini görebiliriz. Bu çeşit gezi yazılarına Celaleddin Ezine’nin Amerika Mektupları örnek olarak gösterebiliriz.&lt;br /&gt;   Üçüncü tür gezi yazıları, yazarın kişisel gözlemleri yanında daha başka bilgi ve belgelere dayalı tasvir ve yorumları içerir. Örneğin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/falih_rifki_atay.htm"&gt;Falih Rıfkı Atay&lt;/a&gt;’ın gezi kitapları genellikle bu biçimde yazılmış eserlerdir.&lt;br /&gt;             Türk Edebiyatında Gezi Yazıları&lt;br /&gt;   Bugünkü bilgilerimize göre Türkçe yazılan ilk gezi kitabı, tanınmış denizcilerimizden Seydi Ali Reis’in Miratül-Memalik adlı eseridir. Eser Portekizlilere karşı savaşırken Hint denizinde fırtınaya yakalanıp Gücerat’ta karaya çıkan Seydi Ali Reis’in Hindistan, Afganistan, Buhara ve Maveraünnehir yoluyla Edirne’ye dönüşü sırasında başından geçen serüvenleri kapsar.&lt;br /&gt;   Ünlü bilginlerimizden Kâtip Çelebi’nin Cihannüma adlı eseri de gezi yazılarında rastlanan birtakım özellikleri içermektedir. Kâtip Çelebi, Osmanlı ülkesinin birçok yerini dolaşmış ve eserinde gördüğü bu yerlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiştir.&lt;br /&gt;    Edebiyatımızda gezi türünde ilk büyük ve önemli eserin yazarı &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/evliya_celebi.htm"&gt;Evliya Çelebi&lt;/a&gt;’dir. &lt;a href="http://www.videodershane.com/tarih.htm"&gt;Tarih&lt;/a&gt;-i Seyyah adını taşıyan on ciltlik eserinde Evliya Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ve dışında gezip gördüğü yerleri anlatır. Bu yerler arasında Bursa, İzmir, Trabzon gibi şehirlerimiz yanında Avusturya, Hicaz, Mısır, Habeşistan ve Dağıstan gibi yabancı ülkeler de bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin gezi kitabından XVII. Yy. toplumumuzun zengin kültür özelliklerini öğrenmek mümkündür. Anlatımdaki sadelik, içtenlik ve söyleşi havası da eser için ayrı bir üstünlük sayılır.&lt;br /&gt;    XVII. yy’da Hac yolculuklarını anlatan bir takım gezi kitapları ile birlikte Avrupa ve Yakın Doğu ülkelerine gönderilen elçilerimizi yazdıkları “sefaretname”leri de birer gezi eseri sayabiliriz. Bu eserler arasında gezi türünün özelliklerini en belirgin biçimde taşıyanı Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi’dir. Yazar bu eserinde Lale Devri’nde Fransa’da elçilik yaparken gördüklerini tatlı bir dille anlatmıştır.&lt;br /&gt;    Edebiyatımızda gezi türünden yazılara ilginin arttığını daha çok XIX. yy’da görüyoruz. Bir takım denizcilerimizin, ülke dışındaki Müslümanların eğitilmesi için görevlendirilmiş din adamlarımızın ve gezginlerimizin görevle ve ya kendi istekleri ile gezip gördükleri yerleri anlatan eserlerini burada anmak gerekir. Bu eserlerde Orta Asya, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika üzerinde ilginç gözlem ve izlenimlere dayalı bilgiler sergilenmiş bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat’tan Sonraki Gelişmeler&lt;br /&gt;    XIX. yy’ın sonlarında yayımlanan ve gerçek bir gezi yazısı niteliği taşıyan eser &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_mithat.htm"&gt;Ahmet Mithat Efendi&lt;/a&gt;’nin Avrupa’da Bir Cevelan adlı kitabı olmuştur. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;Yazar&lt;/a&gt; bu eserinde İstanbul’dan Stockholm’e kadar yaptığı tren yolculuğuna ve dönüşünde uğradığı birçok Avrupa kentlerine ilişkin gözlem ve izlenimlerini anlatır. Ali bey’in Seyahat Jurnali adlı kitabı da bu yüzyılın önemli gezi eserleri arasında sayılır.&lt;br /&gt;     1908’den sonra gezi türünden eserlerin sayısında önemli bir gelişme görülmektedir. Bunda okur sayısının artışı yanında yabancı gezi kitaplarının Türkçeye çevrilmesinin etkisi büyük olmuştur. Bu dönemin tanınmış şair ve yazarlarından Cenap Şehabettin’in Hicaz yolculuğunu anlatan Hac Yolunda Suriye ve Irak’tan söz eden Afak-ı Irak ve bir Avrupa gezisinde gördüklerini yansıtan Avrupa Mektupları adlı eserlerini Türkçe gezi türünün başarılı örnekleri arasında gösterebiliriz.&lt;br /&gt;Cumhuriyet Döneminde ve Günümüzde Gezi Yazıları&lt;br /&gt;    Cumhuriyet döneminde edebiyatımızda gezi türünde nicelik ve nitelik yönünden büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu dönemin tanınmış gezi yazarları arasında önce &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/falih_rifki_atay.htm"&gt;Falih Rıfkı Atay&lt;/a&gt;’ı anmamız gerekir. Atay’ın Denizaşırı, Taymıs Kıyıları, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hind, Yolcu Defteri, Gezerek Gördüklerim ele alınan konular ile gerek gözlem gerekse anlatım ustalığı bakımından ilginç ve değerli eserlerdir.&lt;br /&gt;    &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/cumhuriyet_donemi.htm"&gt;Cumhuriyet dönemi&lt;/a&gt;nde gezi türünde eser veren diğer &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazarlar&lt;/a&gt; arasında İstanbul’dan Londra’ya Şileple Yolculuk ve Akdenizde Bir Yaz Gezintisi adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran’ı, Finlandiya adlı kitabıyla Şükufe Nihal’i, Bir Vagon Penceresinden ve &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ankara.htm"&gt;Ankara&lt;/a&gt;-Bükreş adlı kitaplarıyla Sadri Ertem’i, Tuna’dan Batıya ve Anadolu Notları adlı iki ciltlik kitabıyla &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/resat_nuri_guntekin.htm"&gt;Reşat Nuri Güntekin&lt;/a&gt;’i, Anadolu Manzaraları adlı kitabıyla Hikmet Birand’ı, Gezi Günlüğü ve Avusturya Günlüğü adlı kitaplarıyla Burhan Arpad’ı sayabiliriz.&lt;br /&gt;    Son yıllarda gezi edebiyatımız yeni eserlerde daha da zenginleşmiştir. Yabancı ülkelerle kültürel ilişkilerin artması ve bireysel gezi imkanlarının çoğalması sonucu olarak bu türde eser yazanları sayısında da bir artış görülmektedir.&lt;br /&gt;    Günümüz yazarları arasında gezi yazı ve kitaplarıyla ün yapmış olanlar arasında Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu isimli eserleriyle Azra Erhat’ı, Düşsem Yollara Yollara adlı eseriyle &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/haldun_taner.htm"&gt;Haldun Taner&lt;/a&gt;’i,  Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan adlı eseriyle &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/melih_cevdet_anday.htm"&gt;Melih Cevdet Anday&lt;/a&gt;’ı, Sam Amcanın Evinde ve Bir Garip Ada adlı eserleriyle Badii Faik Akın’ı, Canım Anadolu adlı eseriyle &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/bedri_rahmi_eyuboglu.htm"&gt;Bedri Rahmi Eyüboğlu&lt;/a&gt;’nu, Şu Bizim Rumeli adlı eseriyle Yılmaz Çetiner’i ve Almanya Beyleri İle Portekiz’in Bahçeleri adlı eseriyle Nevzat Üstün’ü sayabiliriz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-2747944721920764815?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/2747944721920764815/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=2747944721920764815' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2747944721920764815'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/2747944721920764815'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/gezi-yazs.html' title='Gezi Yazısı'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-9203157550614175601</id><published>2007-12-15T04:18:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T04:19:01.035-08:00</updated><title type='text'>Mektup Türü</title><content type='html'>&lt;strong&gt;MEKTUP&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;                     "Mektup, "Bir şey haber vermek, bir şey sormak veya istemek için, birine çoğunlukla posta yoluyla gönderilen, zarfa konulmuş yazılı kâğıt, nâme" demektir.(1) Bir başka tarifle,"Yazılı nesne, yazılmış şey" demektir. Farsçası nâme, Türkçesi betik, bitigdir. Birbirinden uzakta bulunan kişi ve kurumlar arasında haberleşmeyi sağlayan bir yazı türü. Mektuplar, insanların bilgi, görüş ve düşüncelerini birbirine bildirmek, istek ve dileklerini iletmek için sık sık kullandıkları bir araçtır.(2).Mektubun Türk dünyasındaki yeri henüz açıklığa kavuşmamakla beraber, "MS.580 yılında İstanbul'a gönderilen diplomatik bir mektup ve daha sonraki yüzyıllarda Uygur prenslerinin yazdıkları mektuplar ele geçmiştir. Bunların dışında diğer Türk hükümdarlarının da komşularına veya devlet adamlarına siyasî nitelikte mektuplar gönderdikleri şüphesizdir. Türk edebiyatında mektup türünü Anadolu'ya yerleştikten sonraki tarih içinde takip edebiliyoruz. "(3)17. Yüzyıldan sonra edebiyat türü olarak gelişen mektup, 19. yüzyılda büyük bir önem kazanır. Bunda okur &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazar&lt;/a&gt; oranın artmasının, 1820 yılından sonra mektup zarfının ve posta pulunun kullanılmaya başlanmasıyla, posta hizmetlerinin düzenli hale gelmesinin büyük rolü olmuştur.Günümüzde en çok kullanılan nev’ilerden biri olan mektup, "temelde bir haberleşme aracı" olmasıyla beraber kompozisyon ve taşıdığı üslup nitelikleri bakımından edebî bir değer ihtiva eder. Bunun yanında mektuplar, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/index.htm"&gt;edebiyat &lt;/a&gt;tarihçisi için olduğu kadar bir tarihçi içinde belge niteliği taşımaktadır.Mektuplar, her milletin edebiyatında önemli bir yere sahip olan edebi bir türdür. Klasik edebiyatımızda "bir şeyi meydana getiren, bina eden mânâsına umumiyetle nesir karşılığı inşa, nâsir yerine münşî sıfatı" kullanılırdı. Münşî "edebî ilimlere vâkıf, bir maddeyi neşren ve mükemmel surette kaleme alabilen, kâtip demektir." (4)Bu münşilerin çoğu "Mektupçuluk, Vaka-nüvislik, Reis'ülküttaplık, Sadr-ı azamlık v.b.yüksek me'muriyetler işgal eden kimseler, şairler, müdürrisler, ilim adamlarıdır. Feridun Bey, Abd'ül Celil Bin Yusuf, Celalzâde Salih, Lâmiî, Kınalızade Ali Çelebi XVI. asrın; Okçuzâde Mehemmed Şâhî, Yenicevardan'ndan Şeyhzâde Mehemmed, Bosnalı Abd'ül-Kerim, Dukabinzâde Osman, Vânî Mehemmed, Âlî, Nabî, Veysî ve Nergisî XVII. yüzyılın; İshak Hocası, Ahmet Efendi, Bursalı Buhaeddin, Nazmîzâde Hüseyin Murteza, Kânî, Ragıp Paşa XVIII. asır Türk edebiyatının meşhur münşileridir ve münşeat mecmuaları vardır"(5). Bunun yanında 19. yüzyılın başlarında ve Tanzimat'tan sonra da birçok münşinin yetiştiği görülür."Antebli Mehmed Münib, Diyarbakırlı Şa'ban Kâmî v.b."(6).Klasik edebiyat döneminde mektup kavramını karşılayan kelimeler oldukça çeşitlidir: "Tabiî bu değişik adlar, mektubu yazanla yazılanın çeşitli durumları gözönüne alınarak verilmiştir. Dostluk, kardeşlik, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sevgi_mesajlari.htm"&gt;sevgi&lt;/a&gt; belirten mektuplara muhabbetnâme, meveddetnâme, uhuvvetnâme, rütbece alt durumda olanın üste yazdığı mektuplara ariza, şukka; alçak gönüllülük göstermek için bazen varakpâre denildiği de olmuştur. Bunlara ek olarak halk dilinde (âşık edebiyatında) mektuba kâğıt, gam yükü, gönül dili, çile bohçası, nâme gibi isimler verilmesi yanında, sevgiliden âşığa -sözlü olarak- gelen haberin yazılmamış ferman, bu haberin sevindirici olması halinde de şekerli hurma adını aldığı belirtilmelidir.&lt;br /&gt;Düzyazı, mektup yazanlar münşî, devletin ve sarayın resmi yazıcılığını yapanlar da nişancı, tevkiî gibi adlar almışladır. Münşilerin yazdığı özel veya resmî mektuplarla başka nesirlerin toplandığı kitaba münşeat (Feridun Beyin Müşeâtu's-selâtin'i gibi), yalnızca mektupların toplandığı esere mektûbât (Mektûbât-ı Şeyh Aziz Hüdâî) denildiği gibi çeşitli adlar taşıyanlar da vardır: Nüzhet Mehmet Efendi'nin Muaddilü'l-imlâ ve Mükemmelü'l-inşa(1885)'sı Hayret Efendi'nin Riyâzu'l-kütebâ ve hıyâzu'l-üdeba(1826)'ı böyle eserlerdir"(7).Münşilerin işledikleri konular sosyal hayattan pek ayrı olmasa da, kullandıkları dil tabilikten uzak, mutantan, türlü edebî sanatları içeren ağdalı bir dildir. "Münşeatların bir kısmı didaktik nitelik taşır. Ümera, hükemâ, sâdât, şuara, ulema, guzât, kudât, meşayih, vüzera için yazılacak mektup ve yazıların başlıkları, hatimeleri, yazılana uygun düşecek cümleler, ibareler beyitler, örnekler verirler "(8).Tanzimat'dan sonra bir çok tanınmış şahsiyet Garp edebiyatından &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/romanlar.htm"&gt;roman&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tiyatro_metinleri.htm"&gt;tiyatro&lt;/a&gt; gibi nev’ilerden tercüme yaptığı gibi, mektup türünde de tercüme yapılmıştır: "Jean-Jacques Rousseau'nun Novvelle Heloise'inden iki mektubu Münif Paşa, aynı eserde bir başka mektubu Pertev Paşa; Recaizade Ekrem ve Ahmet Mithat, Alexandre Dumas Fils'in La Dame Aux Camelias'ından birer mektubu Türkçe'ye tercüme ettiler".(9)Bir mektup genellikle giriş, gelişme, sonuç gibi bölümlerden ve tarih, hitap ve imzadan müteşekkildir. Mektuplar genellikle nesir olarak yazılsa da, edebiyatımızda manzum olarak yazılmış edebî mektuplar da mevcuttur. Hususî mektupların yanında edebiyatımızda, tenkit ve münakaşa, roman, hikâye, seyahat; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/makaleler.htm"&gt;makale&lt;/a&gt;, röportaj, sohbet gibi nev'ilerde yazılan mektuplar da vardır.Tanzimat'tan sonra, "Fransız mefkûresinden mülhem olarak" memleketimizin içinde siyasî, edebî ve birçok sahada meydana gelen değişiklikler neticesinde bazı simaların firar etmeleri ve sürgüne gönderilmeleri sonucunda bir tenkit ve münakaşa ortamı doğmuştur. Bu konuda yazılmış mektuplara şunları örnek gösterebiliriz: "Namık Kemal'in, Ziya Paşa tarafından hazırlanan bir şiir antolojisi (Harabat) için yazdığı Tahrib-i Harabat (1885) ve Takib-i Harabat (1885) ile Mecmua-i İrfan Paşa da yeni bir şiir anlayışına karşı çıkılması üzerine kaleme aldığı Îrfan Paşa'ya Mektub'u (1885), Recaizade'nin Mes Prisons (1869) adlı çevirisiyle ilgili olarak yazdığı Mes Prisons Muahazenâmesi (1885), Muallim Naci ile Şeyh Vasfi'nin o dönem şiirimizle ilgili görüş alışverişlerini ortaya koyan on iki mektupluk Şöyle Böyle adlı eser (1886), yine Muallim Naci’nin Beşir Fuad’a yazdığı Victore Hugo monografisi dolayısıyla başlattığı ve yedi mektup süren münakaşalarını içine alan İntikad (1888), Corneille’nin Cid’ini tenkitli özet şeklinde yayımlayan Ahmet Mithat’ın Sait Bey ile olan münakaşa mektuplarını bir araya getiren Sait Beyefendi Hazretlerine Cevap (1898), Ali Canip'in Cenap Şahabeddin ile dilde sadelik, Türkçülük konularındaki münakaşalarından meydana gelen altı mektubunu topladığı Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Bey'le Münakaşalarım (1918), Cenap Şahabettin’in alaylı bir dille "Oğluma Mektup" başlığı altındaki didaktik hüviyetli pek çok mektubunun toplandığı Evrâk-ı Eyyam (1915), Nurullah Ataç'ın çeşitli sanat konularındaki görüşlerini belirttiği mektuplarından oluşan Okuruma Mektuplar (1958)"(10).Edebiyatımızda mektup tarzında ilk romanı, "&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/huseyin_rahmi_gurpinar.htm"&gt;Hüseyin Rahmi Gürpınar&lt;/a&gt; denemiş ve karı koca geçimsizliğini ele aldığı Mutallaka'yı yazmıştır. Daha sonra yazdığı Sevda Peşinde'nin ikinci bölümü, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/omer_seyfettin.htm"&gt;Ömer Seyfettin&lt;/a&gt;'in Bahar ve Kelebekler, &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/tarih_ogretmenleri.htm"&gt;Tarih&lt;/a&gt; Ezeli Bir Tekerrürdür, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ask_mesajlari.htm"&gt;Aşk&lt;/a&gt; ve Ayak Parmaklan, Sivrisinek, Lokantanın Esrarı, Memlekete Mektup &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/hikayeler.htm"&gt;hikâyeler&lt;/a&gt;i; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halide_edip_adivar.htm"&gt;Halide Edip Adıvar&lt;/a&gt;'ın &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/handan.htm"&gt;Handan romanı&lt;/a&gt;, Harap Mabetler'deki imzasız mektuplar hikâyesi; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yakup_kadri_karaosmanoglu.htm"&gt;Yakup Kadri Karaosmanoğlu&lt;/a&gt;'nun Kadınlık ve Kadınlarımız, Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri, Okun Ucundan'daki hikâyeleri; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/resat_nuri_guntekin.htm"&gt;Reşat Nuri Güntekin&lt;/a&gt;'in Sönmüş Yaldızlar, Bir Damla Gözyaşı, Bir Hazin Hakikat, Yalan, Bir Hayal Kırıklığı, Kumandanın Şoförü hikâyeleri mektup tarzındadır. Bunlardan başka &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halit_ziya_usakligil.htm"&gt;Halit Ziya&lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/mehmet_rauf.htm"&gt;Mehmet Rauf&lt;/a&gt;, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sait_faik_abasiyanik.htm"&gt;Sait Faik&lt;/a&gt;'in bir kısım hikâyeleri de mektup şeklinde yazılmışlardır"(11).Bazı yerlere yapılan seyahatler de bazen mektup türünde yazılmıştır "&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/cenap_sahabettin.htm"&gt;Cenap Şahabeddin&lt;/a&gt;'in Hac Yolunda (1909) ve Avrupa Mektupları (1931), Ahmet Rasim'in Romanya Mektupları (1916), Falih Rıfkı'nın Londra Konferansı Mektupları (1931) ve &lt;a href="http://www.gazetesaati.net/"&gt;gazete&lt;/a&gt; sütunlarında kalarak kitap haline henüz getirilmeyen Danimarka Mektupları, anılan yerlere yapılan seyahat sonucunda yazılmışlardır"(12).&lt;a href="http://www.bilgicik.com/tag/makale/"&gt;Makale&lt;/a&gt;, röportaj ve &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sohbet_yeni.htm"&gt;sohbet&lt;/a&gt; türünde yazılan mektuplarda şunlardır: "Ahmed Mithat'ın iktisat, siyaset, kozmografya, &lt;a href="http://www.videodershane.com/matematik.htm"&gt;matematik&lt;/a&gt; ile ilgili bilgiler verdiği Hallu'l-ukd (1892) ile Schopenhauer'in Hikmet-i Cedîdesi (1888), Ahbâr-ı Asara, Tamim-i enzâr (1892) adlı eserleri (makalelerden); Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları (1912, fikra ve sohbetlerden); Mahmut Yesarî'nin Yakacık Mektupları (1938, röportajlardan) meydana gelmiştir" (13)Edebiyatımızda az da olsa bulunan manzum mektuplarda, mektupların temel taşı olan tabilik, içtenlik oldukça zorlanır: "Şeyhî'nin Hüsrev ü Şirin'inde, Hüsrev’in Şirin'e ve Fuzûli'nin Leylâ ile Mecnûn'unda, Mecnûn'un Leylâ'ya yazdığı mektubu; Şehzade Beyazıd'ın Kanunî'ye, Kanunînin Beyazıd'a yazdıkları mektuplar; Bağdatlı Ruhî’nin devrinin bütün &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;şairler&lt;/a&gt;i ile dostluk münasebeti için yazdığı kırk bir beyitlik kasidesi; Bayburtlu Zihnî’nin sevgilisine yazdığı üçer dörtlüklü iki ayrı mektubu; Ali Paşa'nın Mahmut Paşa'ya, Hafız Ahmed Paşa'nın Bağdat kuşatması sırasında IV.Murad'a, IV.Murad'ın Hafız Ahmed Paşa'ya verdiği cevabî mektupları; Edhem Pertev Paşa'nın Nefise Hanım'a annesi tarafından yazılan manzum mektubu (22 mısra); İsmail Safa'nın kardeşi Vefa'ya (üç) ve memleketi olan Trabzon'a yaptığı ziyaret dolayısıyla yazdığı mektupları, (Mevlid-i Pederi Ziyaret, 1894, yüz seksen dokuz beyit); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ziya_gokalp.htm"&gt;Ziya Gökalp&lt;/a&gt;'in &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/ataturk.htm"&gt;Atatürk&lt;/a&gt;'e hitap ettiği İstida (elli dört mısra) ve İkinci İstida (otuz iki mısra) başlıklı mektupları manzum mektuplara örnek gösterilebilir. Aka Gündüz'ün Balkan Savaşı sırasında İki Bayram'ı, Ana Mektupları (Bozgun, 1334), Halit Fahri'nin Bayram Mektubu(Cenk Duyguları, 1933), Kemalettin Kamu'nun İzmir Yollarında Son Mektup'u (N.R Evrimer, Kemaleddin Kamu, 1949), Orhan Seyfî’nin Sevgili'ye Mektup'u (Gönülden Sesler, 1928), &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/necip_fazil_kisakurek.htm"&gt;Necip Fazıl Kısakürek&lt;/a&gt;'in Anneme Mektup'u (Ben ve Ötesi, 1932), Zindandan Mehmed'e Mektup'u (Çile, 1962), &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/bedri_rahmi_eyupoglu.htm"&gt;Bedri Rahmi&lt;/a&gt;'nin Birinci Mektup, İkinci Mektup (ve diğerleri, üçü birden 1953), Orhan Veli’nin Oktay'a Mektuplar’ı (Bütün Şiirleri 1960) edebiyatımızda belli başlı manzum mektuplardır"(14).&lt;a href="http://www.bilgicik.com/yazi/turk-edebiyati-donemleri/"&gt;Türk Edebiyatı&lt;/a&gt;nda, isim yapmış şair, yazar ve sanatkârların yalnız mektuplarının toplandığı müstakil eserler de vardır: Ali Şir Nevaî, Lâmiî Çelebi, Nâbi, Ragıp Paşa, Tokatlı Ebubekir Kânî, Nev’izâde, Azmîzâde, Ganîzâde, Akhisarlı Abdulkerim, Zaifi Pir Mehmet ve benzerlerinin münşeatları ile, Akif Paşa'nın Münşeât-ı Elhac Akif Efendi (1843) ve Muharrerat-ı Hususuye-i Akif Paşa (1883) adlı eserleri; Namık Kemal'in hususî mektupları (C.I, II, III, Haz.F.A.Tansel, 1967, 1969, 1973), Abdühlak Hamid Tarhan'ın Mektuplar'ı (2 C. 1918), Muallim Naci'nin Mektuplarım'ı (1886), Ziya Gökalp'in Limni ve Malta Mektupları (Haz: F.A.Tansel, 1965), Cahit Sıtkı Tarancı'nın Ziya'ya Mektupları (1957), Yaşar Nabi'nin Dost Mektupları (1972), Ahmet Hamdi Tanpınar'ın mektupları (Haz:Zeynep Kerman, 1974), &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/nazim_hikmet.htm"&gt;Nazım Hikmet&lt;/a&gt;’in &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/kemal_tahir.htm"&gt;Kemal Tahir&lt;/a&gt;'e Mapushaneden Mektupları (1968) bunlardan bazılarıdır.Kaynakça1-Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 549, Ankara-1988, s.1003.2-Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, İstanbul-1986, cilt:6, s.231.3-a.g.e., s.232.4- Fevziye Abdullah Tansel, “Türk edebiyatında Mektup”, Tercüme, 1964, cilt:16, no:77-80, s.386.5.a.g.m., s.386-387.6- a.g.m., s.387.7-&lt;a href="http://www.edebiyatfakultesi.com/"&gt;Türk Dili ve Edebiyatı &lt;/a&gt;Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, İstanbul-1986, cilt:6, s.232.8- a.g.e., s.232.9- Fevziye Abdullah Tansel, “Türk edebiyatında Mektup”, Tercüme, 1964, cilt:16, no:77-80, s.399.10- Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, İstanbul-1986, cilt:6, s.234-235.11- a.g.e., s.234.12- a.g.e., s.235.13- a.g.e., s.235.14- a.g.e., s.235-236.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-9203157550614175601?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/9203157550614175601/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=9203157550614175601' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/9203157550614175601'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/9203157550614175601'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/mektup-tr.html' title='Mektup Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-4265070886982424314</id><published>2007-12-15T04:15:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T04:16:13.393-08:00</updated><title type='text'>Biyografi &amp; Otobiyografi</title><content type='html'>BİYOGRAFİ&lt;br /&gt;Kendi alanlarında ünlü olmuş, siyaset adamı, edebiyatçı, sporcu, bilim adamı, ses, sinema, tiyatro sanatçısı, gazeteci, ticaret adamı gibi kişilerin hayatlarını, neler yaptıklarını, ülke ve dünya insanlığına neler kazandırdıklarını, hayatlarının önemli başarılarını ve dönüm noktalarını bütünüyle anlatan yazı ve kitaplara biyografi (yaşamöyküsü) denir.Bir kişinin hayatını ayrıntılı olarak veren kişisel biyografi kitapları olduğu gibi, birden çok kişinin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm" target="_blank"&gt;hayat hikâyeleri&lt;/a&gt;ni bir araya getiren genel biyografi eserleri de vardır.Örneğin antolojilerde, ansiklopedilerde, yıllıklarda birden çok kişinin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm" target="_blank"&gt;biyografi&lt;/a&gt;leri çok kısa olarak ana hatlarıyla verilir. Bu eserlerde ya da yazarın kitabının arka kapağında veya iç sayfasında yer alan biyografiler genellikle kısadır. Ayrıntıları atılmış daha çok doğum ölüm &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/tarih_ogretmenleri.htm" target="_blank"&gt;tarih&lt;/a&gt;leri, doğum yerleri, bitirdikleri okullar, çalıştıkları işler, yazdıkları eserler ve önemli başarıları anılmakla yetinilir. Her döneme, her mesleğe ve her millete ait kişilerin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm" target="_blank"&gt;biyografiler&lt;/a&gt;ini veren eserlere evrensel biyografi, bir millete ait kişilerin biyografilerini verenlere ulusal biyografi, bir bölgeye mensup kişilerin biyografilerinin toplandığı eserlere bölgesel biyografi, belli bir mesleğe mensup kişilerin yer aldığı eserlere meslekî biyografi, belli bir dönemde yaşayanların hayat &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/hikayeler.htm" target="_blank"&gt;hikâyeler&lt;/a&gt;inin verildiği &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm" target="_blank"&gt;eserler&lt;/a&gt;e de dönem biyografisi denir. Dönem biyografisine çağdaş insanların yer aldığı Who's Who? (Kim Kimdir?) adlı eseri gösterebiliriz.Biyografiler yazım tekniğine göre de farklılıklar arz etmektedir. Bunları kısaca şöyle sınıflandırabiliriz:a. Bilimsel biyografiBiyografik bilgileri kronolojik bir sıra içerisinde, alt başlıklar halinde, onun dönemi içindeki konumunu, getirdiği yenilikleri, gösterdiği başarıları, eserlerini, eserlerinin değişik özelliklerini eleştirel bir tutumla, belgelere, araştırma ve incelemelere dayalı olarak veren çalışmalara bilimsel biyografi ya da biyografik monografi denir. Bu tür eserlerde kişinin doğumu, yetişmesi, öğrenimi, çalışma hayatı, türlerine göre eserleri, eserlerinin önemi, şekil ve muhteva özellikleri, başarıları, ödülleri ve başka özellikleri bölümler halinde verilir. Bilimsel biyografi türüne şu örnekler verilebilir: Mehmet Kaplan, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tevfik_fikret.htm" target="_blank"&gt;Tevfik Fikret&lt;/a&gt; Devir-Şahsiyet-Eser (1971); İsmail Parlatır, Recaizade Mahmut Ekrem (1995); Ö.Faruk Huyugüzel, Hüseyin Cahit Yalçın'ın Hayatı ve Edebî Eserleri Üzerinde Bir Araştırma (1984). b. Biyografik romanRoman, hikâye gibi tahkiye kurgusu içerisinde, olay anlatımı üslûbuyla kişiyi bir roman kahramanı gibi olayların içindeki konumlarıyla sunan eserlere de edebî biyografi ya da biyografik roman denir. Biyografik romanlarda kişinin ruhsal ve &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/fizik_ogretmenleri.htm" target="_blank"&gt;fizik&lt;/a&gt;sel özellikleri, davranışları, duyguları, düşünceleri, tepkileri, tavır alışları, giyinişi gibipek çok değişik özellikleri ayrıntılı olarak verilip bir anlamda onun portresi çizilir. Hayatı içerisinde canlı, yaşayan bir kişilik olarak sergilenir. Buna örnek olarak M. Emin Erişirgil'in &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/mehmet_akif_ersoy.htm" target="_blank"&gt;Mehmet Akif &lt;/a&gt;/İslâmcı Bir Şairin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/romanlar.htm" target="_blank"&gt;Roman&lt;/a&gt;ı (1956); Tahir Alangu'nun &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/omer_seyfettin.htm" target="_blank"&gt;Ömer Seyfettin&lt;/a&gt; (1968) adlı eserleri verilebilir. Ayrıca Oğuz Atay'ın Bir Bilim Adamının Romanı (1975) adlı &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/roman_ozetleri.htm" target="_blank"&gt;roman&lt;/a&gt;ı da bu türün en iyi örneklerindendir. Yazar bu romanında hocası Mustafa İnan'ı merkez alarak bir dönemin idealist neslinin hayatını yansıtmıştır.c. NekrolojiÖlen ünlü bir kişinin hemen ölümünden sonraki günlerde genellikle gazete ve dergilerde yakın çevresinde yer alan kişiler tarafından onun üstün niteliklerinin, erdemlerinin, çalışmalarının ve diğer özelliklerinin anı üslûbuyla anlatıldığı yazılara denir. Bu yazılar bir anlamda öleni çok seven birinin ağıtları, duygusal, öznel açıklamalarıdır.Bu tür yazılara örnek olarak &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yahya_kemal_beyatli.htm" target="_blank"&gt;Yahya Kemal&lt;/a&gt;'in ölümü dolayısıyla kaleme alınmış şu yazıları verebiliriz: Vehbi Cem Aşkun, "İstanbul Aşığını Kaybetti" (Dün-ya, 5 Kasım 1958); Nimet Behsuz, "Büyük &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm" target="_blank"&gt;Şair&lt;/a&gt;in Arkasından" (Yeni Gün, 3 Kasım 1958); Cenap Gedikoğlu, "Bir Dev Şair Göçtü" (Yeni Gün, 5 Kasım 1958).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OTO-BİYOGRAFİ: Bazı ünlü kişiler hayattayken kendi hayat hikâyelerini yazmışlardır. Bunlara da oto-biyografi (özyaşamöyküsü) denir.Önceleri biyografiler, genellikle kralların, büyük din adamlarının ya da olağanüstü kahramanlıklar göstermiş kişilerin hayatıyla sınırlıydı. Bunların biyografilerinde genellikle onların gerçek özelliklerinin ve niteliklerinin yanında efsanevî, menkıbevî özellikleri de vurgulanırdı. Kahramanların yüceltilmiş kişilikleri o topluma bir özgüven aşılıyor, ayrıca model kişilikleri sunularak onlar gibi olunması salık veriliyor ve bazı hikmetli davranışlarıyla da ibretli dersler verilmesi amaçlanıyordu.Örneğin &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_edebiyati.htm" target="_blank"&gt;Tanzimat&lt;/a&gt;’tan önce klâsik &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/index.htm" target="_blank"&gt;Türk edebiyatı&lt;/a&gt;nda yazılan menakıpnameler, tarikat büyüklerinin kerametlerle dolu olağanüstü hayatları verilir.Türk edebiyatında ilk biyografik eser, Malik Bahşi'nin Feridüddin-i Attar'dan çevirmiş olduğu Tezkiretü'l-Evliya'dır.Daha çok mesleklerine göre düzenlenmiş ve birden fazla kişinin biyografisinin yeraldığı tezkire, menakıb, vefeyat, devha, sefine, tuhfe, hadika, fihrist, silsilename, şairname, gazavatname, sicil gibi adlar altında birçok eser kaleme alınmıştır. Menakıpname ya da velâyetname denilen eserlerde tarikat büyüklerinin, evliyaların, pir ve şeyhlerin olağanüstü halleri, kerametleri ve diğer kişisel özellikleri anlatılır.Yayımlanmış bazı menakıpnamelere şu örnekler gösterilebilir: HacımsultanVelâyetnamesi (Rudolp Tschudi); Hacı Bektaş Velâyetnamesi (Erich Gross).Vakayinamelerde de birçok devlet adamının biyografilerine ait malzemelerbulmak mümkündür.Şuara Tezkireleri: &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm" target="_blank"&gt;Şairler&lt;/a&gt;in biyografilerine, eserlerine yer veren, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/flash_siirler.htm" target="_blank"&gt;şiirler&lt;/a&gt;i hakkında değerlendirmelerin bulunduğu eserlere şuara tezkiresi denir.Türk şairlerinin biyografilerinin toplandığı ilk Türkçe şuara tezkiresi XV. Yüzyılda kaleme alınan Ali Şir Nevayî 'nin Mecâlisü'n-Nefâis adlı eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimattan günümüze kadar yazılmış biyografilere şu örnekleri verebiliriz: Re-caizade Mahmut Ekrem, Kudemadan Birkaç Şair (1885); Muallim Naci, Osmanlı Şair-leri (1890); Beşir Fuad, Viktor Hugo (1886); Süleyman Nazif, Mehmet Akif (1924); Kenan Akyüz, Tevfik Fikret (1947); Mehmet Kaplan, Namık Kemal Hayatı ve Eserleri (1948); Olcay Önertoy, Halit Ziya Uşaklıgil, Romancılığı ve Romanımızdaki Yeri (1965); Birol Emil, Mizancı Murad Bey, Hayatı ve Eserleri (1979); Nurullah Çetin, Behçet Necatigil, Hayatı, Sanatı ve Eserleri (1998)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-4265070886982424314?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/4265070886982424314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=4265070886982424314' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4265070886982424314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/4265070886982424314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/biyografi-otobiyografi.html' title='Biyografi &amp; Otobiyografi'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-3420992185006091220</id><published>2007-12-15T04:13:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T04:14:55.783-08:00</updated><title type='text'>Anı(Hatıra) Türü</title><content type='html'>Anı (Hatıra)&lt;br /&gt;TARİHSEL GELİŞİMİ      Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;sanatçı&lt;/a&gt;sı Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Alman filozofu Eflatun’un birçok eseri bu türdendir 18. yüzyılda J. J. Rouseau’nun “ İtiraflar”, Goethe’nin “&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/siirler.htm"&gt;Şiir&lt;/a&gt; ve Gerçek” Andre Gide’nin “Jurnaller “bu alanda önemli eserlerdir. 19. yüzyılda Fransız edebiyatında :&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/victor_hugo.htm"&gt;Victor Hugo&lt;/a&gt;’nun “Gördüklerim”, Stendhal’ın “Bencillik &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ani.htm"&gt;Anılar&lt;/a&gt;, Verlaine’nin “İtiraflar”, Rus yazar &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tolstoy.htm"&gt;Tolstoy&lt;/a&gt;’un “İtirafım” 20. yüzyılda dünyanın her ülkesinde çok sayıda edebiyatçı bu türde eserler vermeye devam etmektedir.     Bizde, 7. yüzyıla ait “Göktürk Yazıtları” bu türün ilk örneği sayılmaktadır. 16. yüzyılda Hindistan’da bir imparatorluk kurmuş olan Babür Şah’ın yazdığı “Babürname” , 17. yüzyılda Ebul Gazi Bahadır Han’ın yazdığı “Şecere-i Türk” , Katip Çelebi ve Naima’nın bir çok eseri bu türün örneklerindendir.     Eski edebiyatta anı özelliği taşıyan “Vakainameler, Gazavatnameler, sefaretnameler bu türün örnekleri sayılmaktadır Edebi tür anlamında anı ise bizde &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_edebiyati.htm"&gt;Tanzimat&lt;/a&gt; döneminde başlamıştır. Önceleri Ebuziya Tevfik ve Ali Suavi çıkardıkları gazetelerde anılarını yayınlarlar Daha sonra Akif Paşa’nın “Tabsıra”,&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/namik_kemal.htm"&gt;Namık Kemal&lt;/a&gt;’in “Magosa &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/mektup.htm"&gt;Mektup&lt;/a&gt;ları” , &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ziya_pasa.htm"&gt;Ziya Paşa&lt;/a&gt;’nın “Defter-i Amel”, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_mithat_efendi.htm"&gt;Ahmet Mithat Efendi&lt;/a&gt;’nin “Menfa”, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/muallim_naci.htm"&gt;Muallim Naci&lt;/a&gt;’nin “Ömer’in Çocukluğu”, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/serveti_funun_edebiyati.htm"&gt;Servet-i Fünun&lt;/a&gt; Döneminde;&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_rasim.htm"&gt;Ahmet Rasim&lt;/a&gt;’in “Eşkal-i Zaman”, “Falaka” “ Muharrir “,”Şair “, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halit_ziya_usakligil.htm"&gt;Halit Ziya&lt;/a&gt;’nın “&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/kirk_yil.htm"&gt;Kırk Yıl&lt;/a&gt;”, “Saray ve Ötesi” , &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/huseyin_cahit_yalcin.htm"&gt;H.Cahit Yalçın&lt;/a&gt;’ın  “ Edebi &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ani.htm"&gt;Hatıralar&lt;/a&gt;”.Son Dönem Edebiyatında &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yakup_kadri_karaosmanoglu.htm"&gt;Yakup Kadri&lt;/a&gt;: “Zoraki Diplomat, Vatan Yolunda , Gençlik ve Edebiyat Hatıralarım”Ruşen Eşref Ünaydın : “ &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/ataturk.htm"&gt;Atatürk&lt;/a&gt;’ü Özleyiş”,&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/falih_rifki_atay.htm"&gt;Falih Rıfkı Atay&lt;/a&gt; : “Çankaya”, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halide_edip_adivar.htm"&gt;Halide Edip&lt;/a&gt; . “&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/turkun_atesle_imtihani.htm"&gt;Türk’ün Ateşle İmtihanı&lt;/a&gt;”&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yahya_kemal_beyatli.htm"&gt;Yahya Kemal&lt;/a&gt;: “ Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım“, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yusuf_ziya_ortac.htm"&gt;Yusuf Ziya Ortaç&lt;/a&gt; “ Porteler,” Bizim Yokuş” &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ahmet_hamdi_tanpinar.htm"&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar&lt;/a&gt; . “ Kerkük Anıları”,  Samet Ağaoğlu: “ Babamın Arkadaşları”, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/salah_birsel.htm"&gt;Salah Birsel&lt;/a&gt; : “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu”, Halikarnas Balıkçısı : “ Mavi Sürgün”,  &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/oktay_rifat.htm"&gt;Oktay Rıfat&lt;/a&gt; . “&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;Şair&lt;/a&gt; Dostlarım” Ayrıca, son dönemde, Celal Bayar, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi siyasi kişilerin yazdıkları anılar, yakın tarihimizi aydınlatması bakımından önemli eserlerdir. ANI İLE GÜNLÜĞÜN BENZER VE FARKLI YANLARI 1 – Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür.2- &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gunluk.htm"&gt;Günlük&lt;/a&gt; yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır 3 - Anılar, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazarlar&lt;/a&gt;ın yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen Anlık duygu ve düşünceler hakimdir.4 - anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.&lt;br /&gt;……&lt;br /&gt;Toplumların sosyal hayatlarında anı anlatmak (hatıra nakletmek) önemli bir gelenektir.Özellikle yaşlı insanlar kendilerinden daha genç kimselere daha önce görüp geçirdiklerini, yaşadıkları ilginç olayları naklederler. Türkiye'de Kurtuluş Savaşına katılmış hemen hemen her asker, çocuklarına ve torunlarına savaş anılarını uzunuzun anlatmışlardır. İnsanların hayatlarında önemli bir yer tutan, iz bırakan olaylar kolay kolay unutulmaz ve gerek sözle gerek yazıyla bunlar nesilden nesle aktarılır. Dolayısıyla anılar, milleti, yüzyıllar boyu bir devam zinciri içinde, millî birlik halinde tutan, toplumu nesilden nesle bağlayan bir kültür unsurudur. Tarih, önemli ölçüde anılara dayalı olarak kurulur. Edebî bir tür olarak anı, bir kişinin aklının erdiğinden itibaren görüp yaşadığı,kendisi ve toplum için önemli gördüğü olayları ve durumları belli bir sistem içinde yazıya döktüğü, genellikle otobiyografik metinlere denir.&lt;br /&gt;Otobiyografi, kişinin yalnızca kendisiyle ilgili bilgileri verirken, anı, hem bireysel hem de toplumsal anlamda pek geniş bir alanı içerir. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gunluk.htm"&gt;Günlük&lt;/a&gt; tutan yazar, sıcağı sıcağına günün olay, yaşantı ve düşüncelerini aktarırken, anı yazarı, tarih olmuş eski zamanların olaylarını hafızaya ya da belgelere dayalı olarak ortaya koyar. Bu bakımdan anı metinleri, yalnızca hatırlanabilen, unutulmayan, kaydedilebilen olayları içerdiği için tarihi aynen yansıtmaktan uzaktır. Yaşanmışı unutulmayan izler halinde verebilir.&lt;br /&gt;Anıların yazılış sistemi genellikle kronolojiktir. Yazar, yaşayıp gördüklerini belli bir tarih sırası içinde verir. Ama kimi &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazarlar&lt;/a&gt; kronolojiyi gözetmeden aklına geldiği gibi rast gele yazarlar. Bazı anılarsa, roman üslûbuyla yazılırlar. Bu durumda yazar da anı-romanın bir kahramanı konumundadır. Bazı anı kitapları toplum içinde belli özellikleriyle kendini göstermiş kişilerin portrelerinden oluşmaktadır. Yazar, görüp tanıdığı önemli kişilerin, siyasî, edebî, kültürel kişiliklerini, kişisel özelliklerini ve başka yönlerini tasvirî ve çözümleyici bir üslûpla anlatır. Bu tür anı kitaplarına Halit Fahri Ozansoy'un Edebiyatçılarımız Geçiyor(1939), &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yahya_kemal_beyatli.htm"&gt;Yahya Kemal Beyatlı&lt;/a&gt;'nın Siyasî ve Edebî Portreler (1968) adlı eserleri örnek olarak gösterilebilir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yusuf_ziya_ortac.htm"&gt;Yusuf Ziya Ortaç&lt;/a&gt; Portreler (1960) adlı kitabında yirmi dört şair ve yazarın fiziksel ve ruhsal portrelerini, sanatları ve eserleri ile ilgili düşüncelerini, kendileriyle yaptığı görüşmeleri, onların kendi üzerinde bıraktığı izlenimleri kaleme almıştır.&lt;br /&gt;Hakkı Süha Sezgin'in 101 kişiden oluşan Edebî Portreler'i de Beşir Ayvazoğlu tarafından alfabetik bir düzen içinde yayımlanmıştır (İstanbul 1997). Vecihi Timuroğlu 'nun Yazınımızdan Portreler (&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ankara.htm"&gt;Ankara&lt;/a&gt; 1991) adlı eseri 26 kişiden oluşmaktadır. Beşir Ayvazoğlu da "Osmanlının Yadigârları", "Yeni Devir Yeni Yüzler", "46 Sonrası" ve "Onlar da Bizden" adlı 4 bölümde topladığı 40 kişinin portresini Defterimde 40 Suret(İstanbul 1996) adıyla yayımlamıştır.&lt;br /&gt;Türk &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/index.htm"&gt;Edebiyat&lt;/a&gt;ında şuara tezkireleri, menakıpname, siyer, vekayi'name, gazavatname, fetihname, sefaretname gibi eserler bilinen anlamıyla birer anı eseri olmasalar da bu türe özgü bazı unsurları barındırmaktadırlar. Babür Şah (1488-1530) 'ın Vakâyi (Babürname), Timur'un Tüzükât, Ebulgazi Bahardır Han'ın Şecere-i Türk adıyla bizzat yazdıkları eserleri bir anlamda anı eserleridir. Hümayunname (Farsçadançeviren: Abdürrab Yelgar,1944), Hümayun'un kızkardeşi Gülbeden'in kaleminden çıkmıştır. Yine Hümayun ile ilgili anıları ibrikçisi Cevher Tezkiretü'l-Vâkıat adıyla kaleme almıştır.&lt;br /&gt;Kanunî Sultan Süleyman'ın sadrazamı ve eniştesi Damat Lutfî Paşanın anıları Asafname adıyla Hayat &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/tarih_ogretmenleri.htm"&gt;Tarih&lt;/a&gt; Mecmuası (S.2, Mart 1968) 'nda yayımlanmıştır. Kadı Macuncuzade Mustafa Efendi (1597) adında Kıbrıs'a tayin edilen bir kadı, Kıbrıs'a yakın bir yerde Malta korsanları tarafından esir edilmesini ve başından geçenleri, türlü anılarını Sergüzeşt-i Esirî-i Malta (1597) adlı eserinde anlatır. Tameşvarlı Osman Ağa da 1788'de Kara Mustafa Paşa'nın Viyana kuşatması sırasında düştüğü esaret anılarını kaleme alır (M.Şevki Yazman, Viyana Muhasarasından Sonra Avusturyalılara Esir Düşen Osman Ağa'nın Hatıraları (1961). XVI. yüzyılda şair Zaifî, anılarını Sergüzeşt-i Zaifî adlı mesnevîsinde kaydetmiştir.&lt;br /&gt;Bu yüzyılda ayrıca Barbaros Hayreddin Paşa'nın anıları, Seyyid Muradî Reis tarafından Gazavât-ı Hayreddin Paşa (Barbaros Hayreddin Paşa'nın Hatıraları, 1995) adıyla kaleme alınmıştır.&lt;br /&gt;XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi, Mîzânü'l-Hak, Süllemü'l-Vüsûl, Fezleke, Cihannümâ, Keşfü'z-Zünûn gibi eserlerinde; Evliya Çelebi de Seyahatname'sinde bazı anılarını aktarmışlardır.&lt;br /&gt;Yukarıda verdiğimiz örnekler tarzında pek çok eser, anı türüyle ilişkilendirilebilecek niteliktedir. Burada siyasî ve edebî mahiyetteki anı eserlerin başlıcaları örnek olsun diye düzenlenmiştir. Bunlar kesin sınırlandırmalar değildir. Bir siyasî anı kitabında edebî anılar da olabilmektedir.&lt;br /&gt;a. Siyasî ve Askerî İçerikli Anılar&lt;br /&gt;Tanzimat döneminden itibaren anı yazma geleneği devlet yönetiminde bulunmuş önemli kişiler arasında da yaygınlaştı. Siyasî ve askerî olayların ağırlıklı olarak işlendiği bu tür anı eserlerinde daha çok siyasî çekişmeler, tarafların birbirilerini suçlamaları, görevden alınanların, sürgüne gönderilenlerin kırgınlıkları, sızlanmaları, suçlanan kişilerin kendilerini savunmaları, devlet yönetiminin nasıl işlediği ya da işlemediği; devlete, millete yapılan ihanetler gibi konulara yer verilmiştir. Belli başlı siyasî ve askerî nitelikli anılara şu örnekler verilebilir: Reşid Paşa'nın Hatıraları (1939); Midhat Paşa, Hayat-ı Siyasiyye, Hidematı, Menfa Hayatı (1907); Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir-i Cevdet (1853-1887), Maruzat (1890); Ali Kemal, Yıldız Hatırat-ı Elimesi (1910); İsmail Müştak Mayakon, Yıldız'da Neler Gördüm (1940); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/falih_rifki_atay.htm"&gt;Falih Rıfkı Atay&lt;/a&gt;, Batış Yılları (1963), Ateş ve Güneş, Zeytindağı; Rıza Tevfik, Ben de Konuşayım (1993); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/huseyin_cahit_yalcin.htm"&gt;Hüseyin Cahit Yalçın&lt;/a&gt;, Siyasal Anılar (1976), &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/refik_halit_karay.htm"&gt;Refik Halit Karay&lt;/a&gt;, Minelbab İlelmihrab (1964); Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları (1953); Afet İnan, Atatürk'ten Hatıralar (1950); Celal Bayar, Atatürk'ten Hatıralar (1955); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halide_edip_adivar.htm"&gt;Halide Edip Adıvar&lt;/a&gt;, Türkün Ateşle İmtihanı (1975).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b. Edebî Muhtevalı Anılar&lt;br /&gt;Tanzimat döneminden itibaren edebiyat alanında varlık gösteren pek çok sanatçı ve yazar, özellikle olgunluk yaşlarında yazdıkları anılarında edebiyata nasıl başladıkları, içinde yer aldıkları edebî topluluk ya da çevreleriyle olan ilişkileri, mücadeleleri, dönemlerinin siyasî, sosyal, edebî, kültürel görünümüne ilişkin düşünce, gözlem ve izlenimleri, eserleriyle ilgili açıklamaları gibi daha çok edebiyat tarihçilerinin ve&lt;br /&gt;edebiyatçıların biyografilerini merak edenlerin işine yarayabilecek zengin bir malzeme bırakmışlardır. Edebiyata ilişkin özellikleri ağır basan bu anıların başlıcaları şunlardır: Ebuzziya Tevfik, Nümûne-i Edebiyyat-ı Osmâniyye (1876); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yakup_kadri_karaosmanoglu.htm"&gt;Yakup Kadri&lt;/a&gt;, Anamın Kitabı (1957), Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969); &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/halit_ziya_usakligil.htm"&gt;Halit Ziya Uşaklıgil&lt;/a&gt;, Kırk Yıl (1936), Saray ve Ötesi (1942); Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıraları (1930); Hüseyin Cahit Yalçın, Edebî Hatıralar (1935); Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım (1973), Siyasî ve Edebî Portreler (1968). Bunlardan başka hariciye ve elçilik, cezaevi -avukat, tiyatro, basın, &lt;a href="http://www.ogretmenlerforumu.com/"&gt;eğitim&lt;/a&gt; ve &lt;a href="http://www.ogretmenlerforumu.com/"&gt;öğretmen&lt;/a&gt;lik, din, tarikat konularıyla ilgili anılar da yazılmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-3420992185006091220?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/3420992185006091220/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=3420992185006091220' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3420992185006091220'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/3420992185006091220'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/anhatra-tr.html' title='Anı(Hatıra) Türü'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-412968803366653724</id><published>2007-12-15T04:12:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T04:13:10.251-08:00</updated><title type='text'>Günlük Türünün Özellikleri</title><content type='html'>Günlük Türünün Özellikleri(Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)&lt;br /&gt;Günlük türünün ne olduğu üzerine kafa yormak, aslında biraz da edebiyatın ne olduğunu düşünmektir. Düzenli olarak tutulmuş, tarih atılmış notlardan mı ibarettir günlükler yoksa bundan fazla bir şey mi?Bu konuda en genelleyici tanımı usta günlükçü, romancı André Gide yapmıştı: “Günlüğün anıdan tek farkı, günü gününe tutulmuş olmasıdır.” Edebiyatın toplardamarlarından biri olarak her günlük bir portre, bir öykü, bir anı, bir tarih yazısıdır. Yayımlanmak için yazılsın yazılmasın, her günlüğün bir kurgusu vardır. Paris’teki Bir Yabancının Günlüğü yazarı Malaparte’nin dediği gibi, “Günlüklerin, tüm öyküler gibi, bir başı, bir entrikası ve bir sonu vardır.”Günlük türünün kökeni üzerine:Öteki edebiyat türlerinin kökeniyle karşılaştırıldığında, günlüklerin çıkış noktası, yanıtı daha belirsiz bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Türün geçmişini irdelemek, günlük yazmanın doğası üzerine düşünmek anlamına da geliyor. Batı’da günlüğün, Doğu’ya göre daha gelişmiş bir edebiyat türü olduğuna kuşku yok. Ama örneğin Japon edebiyatında da 10. yüzyılda yazılmış günlükler bulmak mümkün. Dolayısıyla günlük türünün hem Doğu hem Batı kültürlerinde, kendine özgü şartlar altında biçimlendiği söylenebilir. Peki, nedir günlük yazmak? Başlı başına, bir ömür adamayı gerektiren bir yazı uğraşı mı? Öyküden, şiirden kesilince başvurulan bir teselli mi? Yoksa yazın kuramlarını, yaşanan dönemin olaylarını taslak halinde sunan birer belge mi? Sağlıklı saptamalar yapabilmek için günlükleri farklı başlıklar altında değerlendirmek en doğrusu.Edebiyat günlükleri:Bir edebiyat günlüğü, yalnızca bir edebiyatçının elinden çıkmış günlük değil, edebiyat olaylarına, kişilerine ve sorunlarına yönelmiş günlüktür. Özellikle Batı’da, 20. yüzyılda yaygınlaşan bu tür günlükler, “özel günlük” olma niteliğini de taşır. Aynı zamanda başka türlerde yapıtlar veren André Gide, Julien Green, Max Frisch, Stefan Zweig gibi yazarlar, geride edebiyat günlüklerinin seçkin örneklerini bıraktılar. Örneğin Gide, Kalpazanlar adlı romanını yazdığı süreçte bir günlük tutmuş ve yapıtının aşamalarını, kuramını apaçık ortaya koymuştu. Öte tarafta, Gide’in bu ‘edebiyat’ günlükleri, en özel günlüklerden de sayılır, onu, yazarın kendi iç dünyasına vurduğu bir neştermiş gibi ürpertiyle okuruz. Edebiyat günlüklerinin iki unutulmaz örneği de, Katherine Mansfield ve Virginia Woolf’un günlükleridir. Mansfield, henüz 16 yaşındayken yazmaya başladığı Bir Hüzün Güncesi’nde, yazarlık tutkularını, hırslarını, kıskançlıklarını, kırgınlıklarını içtenlikle ortaya serer. Bu hüzünlü günlük, Mansfield’ın erken ölümünden sonra yayımlanmıştır. Virginia Woolf da, Bir Yazarın Günlüğü’nde, adından da anlaşılabileceği gibi, yapıtını ve yazarlığını merkeze alır. Bir Yazarın Günlüğü türünden metinler, bugün edebiyat tarihçileri ve meraklı okurlar için hazine değeri taşıyor.Günlüğün intihar yüzü:Edebiyat günlükleri, geçen yüzyılda yaygınlaşırken bir özellik daha kazanmıştı: Yazarı hayattayken yayımlanmak. Bu durum, günlüklerin ne kadar içten olduğunu sorusunu getirse de Cocteau, Maugham, Maurois, Gide, Green gibi birçok yazar günlüklerini sağlıklarında yayımladılar. Belki biraz da bu yüzden, günlüğünü hayattayken yayımlamayanların yazdıkları daha ‘içten’ bulundu. Hele bir de yazarının müntehir olması, günlüklere ayrı bir çekicilik ve sahihlik katıyordu. İntihar eden iki yazarın, Cesare Pavese ve Sylvia Plath’ın günlükleri, bunun en iyi iki örneğidir. Cevat Çapan’ın dilimize Yaşama Uğraşı adıyla kazandırdığı Pavese’nin günlüğü, edebiyat tarihinin en sarsıcı metinlerinden biri belki de. Çok iyi bir edebiyat günlüğü sayılabilecek Yaşama Uğraşı, adım adım intihara giden bunalımlı bir yazarın iç dünyasını, hiçbir ‘özel’ günlüğün yapamayacağı kertede ustalıkla yansıtır. Pavese, bir otel odasında canına kıydıktan sonra kitaplaşan ve uzun yılları kapsayan bu günlük, neredeyse yazarının öteki yapıtlarını gölgede bırakmıştır. Sylvia Plath’ın günlükleri de intiharından sonra kocası Ted Hughes’un ‘müdahale’siyle yayımlanmıştı. Başyapıtı Sırça Fanus kadar olmasa bile, Plath’ın günlüğü yıllardır ona yakın bir ilgiyle okundu, okunuyor.Okuma günlükleri, eleştiri günlükleri, sanatçı günlükleri…:Zaman içinde edebiyat günlüklerinin de alt kolları oluştu. Eleştiri günlükleri, okuma günlükleri yazılmaya başlandı. Bunun Türkçede yayımlanan son örneği, Alberto Manguel’in Okuma Günlüğü adlı yapıtıydı. Öte yandan, günlük, modern romanda da bir imkân olarak belirdi, bir anlatım tekniğine dönüştü. Örneğin, çağdaş edebiyatın büyük yapıtları Sartre’ın Bulantı’sı, Rilke’nin Malte Laudris Bridge’nin Notları ya da Martin Walser’in Jocob Von Gunten’ı, günlük biçimiyle yazılmıştır. Fernando Pessoa’nın başyapıtı Huzursuzluğun Kitabı, niçin okurun karşısına hep farklı kimliklerle çıkan şairin günlüğü olarak okunmasın? Yalnızca yazın türleri değil, öteki sanatlar da geride günlük edebiyatı için hatırı sayılır metinler kalmasını sağlamıştır. Kierkegaard’ın günlüğü, felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak önümüzde duruyor. Marcel’in günlüğü ve Camus’nun Defterler’i de hem günlük edebiyatı hem de felsefe tarihi için önemli metinler. Rousseau’nun İtiraflar’ı ise olsa olsa günlük türüyle akraba sayılabilir. Ressamlar bu konuda felsefecilerden daha üretken: Dali’nin, Delacroix’nın, Klee’nin günlükleri iyi birer sanatçı günlüğü olduğu kadar resim sanatı üzerine ilginç düşüncelerin gelişmesinde etken olmuşlardır. Sinemacılardansa Cocteau’nun, Zavattini’nin, Tarkovski’nin günlükleri unutulmamalı. Özellikle, Türkçeye Zaman Zaman İçinde adıyla çevrilen Andrei Tarkovski’nin günlüğü, sadece sinema tarihi için değil, edebiyat tarihi için de eşsiz bir eser olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.Batı edebiyatının, günlük türünün kökleşmesini iyi şair ve yazarlara borçlu olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmaz. Victor Hugo’dan Charles Baudelaire’e, Goethe’den W.B. Yeats’e, Dostoyevski’den Whitman’a kadar birçok soy şairin, yazarın yolu günlüğe uğramış. Kafka’nın günlüğünü okuduğunuzda, bunu ancak Kafka’nın yazabileceğini sezersiniz. Marcel Proust, Stendhal, Gombrowicz, Romain Rolland, Batı’dan ilk akla gelen öbür günlükçüler. Bir de, bizim edebiyatımızda hiç olmayan, bütün ömrünü günlük yazma işine vermiş Thoreau, Léataud, Anais Nin, Amiel (tam 174 defter doldurmuştur!) gibi isimler var ki, onlara yalnızca saygı duyulur!Türk edebiyatında günlük…Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yirmisekiz Çelebi Sefâretnamesi ya da Silahdâr Tarihigibi kimi eserlerde bazı olayların günlük biçiminde anlatılmasını saymazsak, edebiyatımıza Batı’daki anlamıyla günlük Tanzimat’tan sonra girmiştir. Ancak neredeyse romanla yaşıt olan bu türün edebiyatımızda yeterince geliştiğini söylemek zor. Türkçede yayımlanmış ilk günlük, Ali Bey’in Seyahat Jurnali’dir. Ali Bey’in, eserinin adında jurnal (Fransızca ‘journal’) sözcüğünü tercih etmesi, günlüğün bize pek çok başka tür gibi Batı kanalıyla geldiğini gösteriyor. Jurnal sözcüğü, Cemil Meriç gibi birkaç istisna dışında, fazla tutunamamış, yerini ‘günce’ ve ‘günlük’ sözcüklerine bırakmıştır. Ataç’ın savunduğu ‘günce’nin de bugün ‘günlük’ kadar yaygın olmadığı söylenebilir. Zaten günce’yi savunan Ataç’ın, Fournier’den yaptığı Adsız Köşk çevirisinde günce yerine ‘ruzname’ ve ‘hatıra defteri’ sözcüklerini kullandığını da unutmamak gerekiyor.Ali Bey’in Seyahat Jurnali’nden sonra Batılı anlamıyla aslında ilk edebiyat günlüğü sayılabilecek Şair Nigar Hanım’ın günlüğü geliyor. Bu eserin bir kısmı, şairin ölümünden 40 yıl sonra Hayatımın Hikâyesi adıyla yayımlanmıştı. Ahmet Refik’in Kafkas Yollarında adlı seyahat günlüğünden başka, Sultan Reşad ve Vahdettin dönemlerinde sarayda başmabeyncilik yapan Lütfi Simavi’nin notları da günlük olarak nitelenebilir. Yine günlük sayabileceğimiz İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın defterleri ise yayımlanmadı. Atatürk’ün Anafartalar Savaşı sırasında tuttuğu günlükler, ölümünden sekiz yıl sonra Türk Tarih Kurumu’nca basılmıştır. Cumhuriyet öncesinin önemli yazarlarından Ömer Seyfettin’in Ruznameler’i de kitap olarak yayımlanmamış günlükler arasında yer alıyor.İki öncü: Salâh Birsel ve Ataç:Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının günlüklerinden bazı parçalar kimi kitaplarında yer alsa da, edebiyatımızda hâlâ dolaşımda olan günlükler denince iki isim akla geliyor: Ataç ve Salâh Birsel. Ataç, Günce’siyle hem bir edebiyat günlüğü ortaya koymuş hem de devrinin edebî eğilimlerine yön vermişti. Salâh Birsel ise Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay Sessizlik, Aynalar Günlüğü, Yaşlılık Günlüğü gibi kitaplarıyla çağdaş edebiyatımızın öncü günlükçüsü oldu. Onun kuşakdaşları sayılabilecek Nuri Pakdil ve Orhan Burian’ın günlükleri de bu iki edebiyat adamını tanımak için eşsiz metinler. Burian’ın günlüğü geçen yıl YKY tarafından yeniden yayımlanmıştı.Şair günlükleri:Cumhuriyet’ten bugüne doğru günlük yazarlarının beklendiğince çoğalmadığı görülüyor. Şairlerin değil de daha çok düzyazıyla uğraşanların Türk edebiyatında günlük tutmuş olduğunu saptamak mümkün. Bir öykücünün, Tomris Uyar’ın Gündökümleri adıyla yayımlanan günlükleri, hem niteliği hem niceliği düşünülünce, Türkçenin sayılı günlüklerinden biri olarak adlandırılmayı hak ediyor. Cemil Meriç’in iki cilt halinde yayımlanan Jurnal’i ise sadece Türkçede değil, dünya edebiyatında benzerine zor rastlanacak bir yapıt. Romancılardan ilk akla gelen, Oğuz Atay’ın Günlük’ü. Atay’ın hastalığı sürecinde kaleme getirdiği bu günlük daha çok kendi yapıtları üzerinden şekilleniyor. Şairlerden ise akla gelen, elbette, Cemal Süreya’nın Günler’i; tıpkı şiirleri gibi, dönüp dönüp okunacak bir kitap. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı, “Ne çok acı var.” kült cümlesiyle başlayan günlüğü de Türkçenin benzersiz yapıtlarından biri olarak kalacak. İlhan Berk’in günlüğü El Yazılarına Vuruyor Güneş ise şairin unutulmaz düzyazı kitapları arasında yer alıyor. Hilmi Yavuz’un Geçmiş Yaz Defterleri, felsefe-edebiyat arasında, parçalı yazı’lardan oluşan ve edebiyatımızda türünün tek örneği olan bir günlük sayılabilir. Yavuz’un 30 defteri bulan öteki günlüklerinin yayımlanıp yayımlanmayacağını ise zaman gösterecek. Hulki Aktunç da defter dolusu günlük tutan gizli günlükçü şairlerden. Bunları yayımlamayacağını söylese de, bir ara, Kitaplık dergisinde yayımladığı Kediler Günlüğü’nden bir parça ile okurlarını umutlandırmıştı. Bir başka şair Turgut Uyar’ın günlükleri ise ne yazık ki kitap olarak yayımlanmadı. Sezai Karakoç’un gerçekten Kırmızı Horoz - Doğulu Bir Werther adlı bir günlüğü var mı? Güven Turan vakti gelince günlüklerini yayımlayacak mı? Zaman gösterecek....Adalet Ağaoğlu’nun ‘dert dökme defterleri’Usta romancımız Adalet Ağaoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda iki kitap halinde yayımlanan günlükleri, hem yayın dünyasındaki en ‘taze’ günlükler olması hem de yakın entelektüel tarihimize ışık tutması bakımından önem taşıyor. Damla Damla Günler başlığıyla yayımlanan eser, 1969 yılından, Adalet Ağaoğlu’nu TRT’den istifaya doğru götürecek ‘karar zamanı’ndan başlıyor; 22 Temmuz 1996 tarihinde yazarın uğradığı ‘trafik saldırısı’yla sona eriyor. Günlüğün ilk cildinde yazarın Ölüme Yatmak adlı romanını nasıl zihninde kurguladığını, ‘karnında taşıdığını’ okurken, bir yandan da entelektüel çevrelerde kimlerin cunta yanlısı olduğunu, hangi yazarların özgürlükçü bir tutum sergilediğini öğreniyoruz. Damla Damla Günler, Sevgi Soysal’dan Muhsin Ertuğrul’a, Orhan Kemal’den Behçet Necatigil’e kadar isimlerin yer aldığı bir yakın edebiyat tarihi resmigeçidi. Adalet Ağaoğlu’nun, kendi deyişiyle, bu ‘dert dökme defterleri’, tıpkı romanları gibi edebiyatımızın seçkin bir burcunda hep var olmayı sürdürecek.Oktay Akbal, Anılarda Görmek, Geçmişin Kuşları ve Yeryüzü Korkusu adlı üç günlüğünde öykülerindeki sıcak dünyayı yansıttığı kadar edebiyat dünyasına dair birçok anekdot da aktarıyordu. Muzaffer Buyrukçu’nun uzun günlükleri içinse ‘anekdot günlükçülüğü’ demek daha yerinde olur. Fethi Naci’nin eleştiri günlükleri, Türkçede başka örneği olmayan yapıtlardır. Naci’nin günlüklerini okurken kuram bilgisinin yanında edebiyat lezzeti ve yaşanmışlığın sıcaklığını da buluyor insan. Memet Fuat’ın son yıllarını anlattığı günlüklerinin hayatı boyunca tutulmuş olması, kuşkusuz, edebiyatımız için büyük kazanç olurdu.Günlük, yayımlanmak için mi yazılır? Yazanın kendini temize çıkarma çabası mıdır yoksa bir iç döküş mü? Kişi, günlük yazarken ne kertede içten olabilir? Bu soruların, yazılmış günlükler kadar çok cevabı var. Ne olursa olsun, günlük bir edebiyat türüdür. Sabır işidir. Yaşanmışlığın tadı kadar gündeliğin ayrıntılarıyla da güzelleşir günlükler. Kimisi, içtiği çayı yazar günlüğüne, bu bile güzeldir. Çünkü bir yazardır o çayı içen… Günlüğün olduğu yerde herkes sustuğundan, yazan devleşir. Bazen de bütün çaresizliğiyle okurunun karşısındadır. Salâh Birsel, günlüklerinden birinde, “Ölmeden bu günlük güzelleşmiş olamaz.” yazmıştı. Günlük tutmak, işte bu duygudadır. Günlük, gelecekte bir gün en çok okunan tür olabilir mi? Bir şey söylemek zor. Ancak günlüklerin, edebiyat var oldukça yaşayacağı kuşku götürmez. Çünkü edebiyat, ayrıntı demektir.“Her gün not tutun; açık, okunaklı. Tarih atmayı da unutmayın. Hayatımın günlüğünü günü gününe tutmuş olsaydım, şimdilerde bir Larousse sözlüğü olurdu elimde. Duyulmuş, derlenmiş bir kelime, yeniden karşılaşılan bir dünyadır. Ah, neler yitiriyoruz! Bütün o yitirdiğimiz incileri düşünün! Hayatınızın günlüğünü yazın!”Max Jacob, Genç Bir Şaire Öğütler, çev. Salâh BirselOkumadan ölmeyin Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese, çev. Cevat ÇapanGünlükler, Franz Kafka, çev. Kâmuran ŞipalGünlük, Andre Gide, çev. N. AlsanHuzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa, çev. Saadet ÖzenApaçık Yüreğim, Charles Baudelaire, çev. Sait MadenZaman Zaman İçinde, Andrei Tarkovski, çev. Seda KervanoğluJurnal 1-2, Cemil MeriçYaşamak, Cahit ZarifoğluBir Hüzün Güncesi, Katherine Mansfield, çev. Şadan KaradenizGünlükler, Soren Kierkegaard, çev. İbrahim Kapaklıkaya&lt;br /&gt;……………..&lt;br /&gt;  G Ü N L Ü KÖğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları , gözlem , izlenim duygu düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazdığı yazı türüdür. Latincedeki “dies ( gün ) sözcüğünden “diarium” ( günlük ) sözünden gelir &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/index.htm"&gt;Edebiyat&lt;/a&gt; ve sanat dünyasından tanınmış kişilerin kaleminden günü gününe yazılan günlükler, tüm gerçekliğiyle yaşamı yansıtan birer ayna olarak karşımıza çıkmaktadırlar. &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gunluk.htm"&gt;Günlük&lt;/a&gt;ler, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazarlar&lt;/a&gt;ının iç dünyasını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin &lt;a href="http://www.okuldersleri.com/tarih_ogretmenleri.htm"&gt;tarih&lt;/a&gt;sel belgeler olarak da önem kazanırlar Örneğin 1409 – 1431 yılları arasında Fransız bir papanın tutuğu “ Parisli Bir Burjuvanın Günlüğü” VI. ve VII. Charles dönemini araştıran tarihçiler için önemli bir kaynaktır. İngiliz Günlük &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;yazar&lt;/a&gt;ı John Evelyn’in “Diary”  ( günlük ) adlı günlüğü 17. yüzyıl İngiltere'sinin toplumsal ve kültürel yapısına ışık tutar.ÖZELLİKLERİ 1- Yaşan olayların, izlenimlerin günün gününe yazılması ile oluşurlar2 - Birinci kişi ağzından yazılmış kısa ve özlü yazılardır 3 – İnandırıcı, içten ve samimidirler.4 – Konuşma diline yakın bir dil kullanılır.5 – yazarın kişiliğini, görüşlerini ve ruhsal yapısını yansıtırlar. 6 – Gerçekler, yaşanılanlar değiştirilmeden, çarpıtılmadan yazılır7- Tarih, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/yazarlar.htm"&gt;biyografi&lt;/a&gt; &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ani.htm"&gt;anı&lt;/a&gt;, … için birer belge değeri taşırlar.GÜNLÜK ÇEŞİTLERİ 1 – İçe Dönük Günlükler ( özel ruhbilimsel günlük ) Yazarın bir bakıma kendi kendi ile konuşmasıdır içinde bulunduğu doğal ve toplumsl çevreden yazgısından yakınır. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz. Stendhal’ın günlüğü, Rus yazar Alexander Sergeyeviç Puşkin’in “ Gizli Günce” bu metinlere örnek gösterilebilecek niteliktedir. Fransız yazarı Andre Gide ve bizde &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/nurullah_atac.htm"&gt;Nudullah Ataç&lt;/a&gt; bu türün başta gelen ustalarındandır.2 – Dışa Dönük Günlükler : . Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla dönemin olaylarını, siyaset ,sanat ve edebiyat adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını öykü tekniği kullanılarak anlatmaktadırlar. Bu tür günlüklerde yazar kendi zaman dilimi içindeki tutum ve davranışlardan,düşünsel akımlardan &lt;a href="http://www.gazetesaati.net/"&gt;haber&lt;/a&gt; verir. Bu nedenle de bu günlükler birer belge değeri taşır.. Ünlü ressam Paul Gaugin’in o dönemde Fransız kolonisi olan Markiz adalarında yazdığı günlük, dışa dönük günlüklere örnek olabilir Yaşadığı hayat kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/hikayeler.htm"&gt;öykü&lt;/a&gt; tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtan ünlü öykücümüz &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tomris_uyar.htm"&gt;Tomris Uyar&lt;/a&gt;’ın günlükleri de dışa dönük niteliğe sahiptir. Bu türler dışında bir de sanat eserlerinin oluşumu ve gelişini ile ilgili günlüklerde vardır. Yazar eserinin gelişme evrelerini günü gününe anlatırken çektiği sıkıntıları, kaygılar çalışma yöntemini de bize göstermiş olur. A. Gide’nin “Kalpazanlar” Thomas Man’ın “Doktor Faustas” bu tür günlüklerin başarılı örnekleridir.TARİHSEL GELİŞİMİ Günlük isimli yazın türünün tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri incelemek istediğimizde bu yazın türü için iki ayrı dönem olduğunu fark ederiz. Bu dönemlerden ilki günlüklerin edebi bir nitelik kazanmasından önceki dönemdir. Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmıştır. Edebi içerikten yoksun, bir takım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve “commentarii” adıyla anılan bu ilk günlükler, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/ask_mesajlari.htm"&gt;duygusal&lt;/a&gt;lıktan uzak notların kabaca birleşiminden oluşmaktadır. &lt;a href="http://www.videodershane.com/tarih.htm"&gt;Tarih&lt;/a&gt;te, bu çeşit günlüklerin savaşlar ve askeri hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüştür. Edebiyat değeri taşımayan bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli kanıtlardır,Osmanlı Teşrifatçılarından Ahmet Ağa Kara Mustafa Paşa’nın İkinci Viyana kuşatmasını günü gününe kaydettiği “Vakay-ı Beç “adlı eseri( Aslı Viyana Milli kütüphanesinde olup “Viyana Önlerinde Kara Mustafa Paşa “ ve “Viyana Kuşatması Günlüğü “ olarak Türkçeye çevrilmiş ) , Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran ve Mısır seferini anlatan “Haydar Çelebi Ruznamesi “ bu dönem ve olaylara ışık tutmuştur .Günlükler edebi değer kazanmaya ancak. Rönesans sonlarına doğru başlamıştır. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesinin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur 19. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte günlükler, edebi değeri ve içeriği bakımından çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını yoğun duygularla yansıtmaya başlamıştır. Türk edebiyat tarihi düşünüldüğünde, &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/divan_edebiyati.htm"&gt;Divan edebiyatı&lt;/a&gt; döneminde tutulan “Ruzname” isimli savaş notları ile &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/evliya_celebi.htm"&gt;Evliya Çelebi&lt;/a&gt;’nin “Seyahatname”si tam bir günlük niteliği taşımasa da içerdikleri bazı bölümlerle bu yazın türüne yakınsamakta ve tarihimizdeki ilk günlük örneklerini oluşturmaktadır. Asıl olarak günlüklerin, batı edebiyatındaki biçim ve içeriğiyle Türk edebiyatında yer alması &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tanzimat_edebiyati.htm"&gt;Tanzimat dönemi&lt;/a&gt;ne denk gelmiştir. Direktör Ali Bey’in “Seyahat Jurnali”(1897) adlı gezi kitabı batıdaki anlamıyla Türk edebiyatında görülen ilk günlüktür.Bunu &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sairlervesiirleri.htm"&gt;şair&lt;/a&gt; Nigâr Hanım ın “ Hayatımın Hikayesi” adlı eseri izler.Günlükler ,1950 yılında Nurullah Ataç’ın bir &lt;a href="http://www.gazetesaati.com/"&gt;gazete&lt;/a&gt;de &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gunluk.htm"&gt;günlük yazıları&lt;/a&gt; yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra önem kazanmaya başlamıştır. Nurullah Ataç bu yazılarına başlık olarak “Günlük” yerine “&lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/gunluk.htm"&gt;Günce&lt;/a&gt;” deyişini kullanarak bu deyişi yazın hayatımıza kazandırmıştır. Nurullah Ataç’ın günceleri içe ve dışa dönük içeriğin uyumlu bir sentezi olarak edebiyat dünyasına bu türdeki en bilinen eser olarak geçmiştir. Türk edebiyatındaki en seçkin günlüklerin başında &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/oguz_atay.htm"&gt;Oğuz Atay&lt;/a&gt;’ın günlüğü ile &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/cemal_sureya.htm"&gt;Cemal Süreya&lt;/a&gt;’nın “Günler” adlı eseri gelmektedir Bunlar dışında edebiyatımızda kitap olarak basılan en önemli günlükler ve yazarları şunlardır .Günce, Uçuş Günlüğü, Gazi Günlüğü Avusturya Günlüğü : Nurullah Ataç Günlük , Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay sessizlik, Aynalar Günlüğü : &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/salah_birsel.htm"&gt;Salah Birsel &lt;/a&gt;Yeryüzü Korkusu, Geçmişin Kuşları, Anılarda Görmek : Oktay Akbal“Kafkas Yollarında : Refik Ahmet AltınayYolculuk Defteri : &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/falih_rifki_atay.htm"&gt;Falh Rıfkı Atay&lt;/a&gt;Gündökümü, Sesler, Yüzler, Sokaklar, Günlerin Tortusu : &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/tomris_uyar.htm"&gt;Tomris Uyar&lt;/a&gt;.FERİT EDGÜ’DENDegerndorf, aralık, 58… Duygusuz. Yola çıktığımdan beri duygusuz, her şeyin önünde ve her yerde. Her şey yabancı; her şey ilgimin dışında. Az önce balkona çıkıp ap ak çevreye bakarken yeniden anladım bunu. Kar burada her şeyi örttü. Olduğum yerden hiçbir şey görünmüyor; ne bir ağaç, ne bir ev, hiçbir şey. Her yer ap-ak. Gözyorucu bir aklık (boşluk?).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TURGUT UYAR’DAN30.01.1956Az konuşur olmayı, suskun olmayı erdem saymıyorum artık. Kendini kaçırmak, kendini gizlemek gibi geliyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ALİ CANİP YÖNTEM’DENCuma, 5 Mart 1920Bugün öğleye kadar evde uyudum. Sonra sokağa çıktım. Arkadaşlardan diş tabibi Şevki Bey’le Cafer, Ömer’i ziyarete gelmişlerdi. Fakülteye götürdüğümüzü söyledim. Oraya gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞAİR NİGAR HANIM’DAN&lt;br /&gt;8.2.1918Dün Naciye Sultan’a telefon edip “Pek göreceğim geldiyse de vasıta bulunmadığı için mehcur kaldığımı” söylemiştim. Lütfen araba gönderdi. Havanın şiddetine rağmen pek rahat gittim. Beşe kadar birlikte vakit geçirdik, çay içtik. Sultan Efendi pek ziyade iltifat etti,-Bu harb ne zaman bitecek?diye benden sordu. Halimiz ne olacak Yarabbi? Acıklı insanlık daha ne zamana kadar böyle inleyecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CEMİL MERİÇ’TEN26.2.1963Ağaç her gün meyve vermez. Konuşmayan ağaçlar da vardır. Ne dallarında çiçekler gülümser baharları, ne çiçeklerinde arılar dolaşır. Konuşmayan ağaçlar da var…Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler? Zindanda söylenen şarkı ölüm kokar, zincir kokar, küf kokar. Ölüm açacak kapısını bir sabah o zindanın, ardına kadar.Kuşlar gibi geçiyor günler önünden, cıvıldamıyorlar. Günler tren, günler mavi ufuklarda eriyen birer ümit. Kanatlarından yakalayamıyorsun kuşları. Tren sessiz gidiyor rüya ülkelerine.(Jurnal - Cilt 1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                       Dil ve Anlarım ders notları derleme                  &lt;br /&gt;Savaş kayan&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-412968803366653724?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/412968803366653724/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=412968803366653724' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/412968803366653724'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/412968803366653724'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/gnlk-trnn-zellikleri.html' title='Günlük Türünün Özellikleri'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-9170572989362925526.post-1265302314565554223</id><published>2007-12-15T04:09:00.000-08:00</published><updated>2007-12-15T04:12:39.393-08:00</updated><title type='text'>Yaşamı Yansıtan Günlükler</title><content type='html'>Yaşamı Yansıtan Aynalar, Günlükler&lt;br /&gt;Edebiyat ve sanat dünyasından tanınmış kişilerin kaleminden günü gününe yazılan günlükler, tüm  gerçekliğiyle yaşamı yansıtan  birer ayna olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Günlükler, yazarlarının iç dünyasını kurgusuz bir biçimde sergileyerek günlüğün sahibine ilişkin ayrıntılı bilgilere birinci elden ulaşmamızı sağladıkları gibi, yazıldıkları dönemin önemli olaylarına ilişkin tarihsel belgeler olarak da önem kazanırlar.&lt;br /&gt;Günlük isimli yazın türünün tarihsel gelişimini ve geçirdiği evreleri incelemek istediğimizde bu yazın türü için iki ayrı dönem olduğunu fark ederiz. Bu dönemlerden ilki günlüklerin edebi bir nitelik kazanmasından önceki  dönemdir. Tarihte ilk defa Romalılar günlük kullanmıştır. Edebi içerikten yoksun, bir takım kamu kuruluşlarında yapılan işlemlerin unutulmaması amacıyla tutulan ve “commentarii” adıyla anılan bu ilk günlükler, duygusallıktan uzak  notların kabaca birleşiminden oluşmaktadır. Tarihte, bu çeşit günlüklerin savaşlar ve askeri hareketleri not etmek amacıyla kullanıldığı da görülmüştür. Edebiyat değeri taşımayan bu günlükler şüphesiz tarihçiler için önemli kanıtlardır, fakat içtenlikten uzak ve  sıradan notların bir çeşit üstünkörü birleşimi oldukları için edebi açıdan  değer taşımamaktadırlar. &lt;br /&gt; Günlükler -Leonardo De Vinci’nin bilimsel notlarını saymazsak- edebi değer kazanmaya ancak Rönesans sonlarına doğru başlamıştır. 1768-1840 yılları arasında İngiltere Kraliçesinin nedimesi ve roman yazarı olan Fanny Burney, saray dedikodularına ve pek çok olaya kendi duygusal izlenimlerini ekleyerek yazdığı günlükle İngiliz edebiyatında önemli bir yere sahip olmuştur. Fanny Burney’in günlüğünün ilk satırlarında karşılaştığımız şu sözlerde günlüklerin  edebi içerik kazanması ve zamanla  karakterlerinin değişimi açıkça ortaya çıkar:&lt;br /&gt;  “Düşüncelerimin, yaşantılarımın, tanıdıklarımın, hareketlerimin hikayesini, zamanın hafızadan daha çevik davrandığı saate elimde bulundurmak istemem beni günlük tutmaya zorluyor. Bu günlüğe her düşüncemi geçirmeliyim, tüm kalbimi açmalıyım.”*&lt;br /&gt;19. yüzyılın ortalarına doğru, romantizm akımının en yoğun dönemini yaşamasıyla birlikte  günlükler, edebi değeri ve içeriği bakımından çoğalmaya, yaygınlaşmaya ve yazarlarının iç dünyasını  yoğun duygularla yansıtmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;Günlüklerin edebi değer kazanmasıyla başlayan ve günümüzü de içeren ikinci döneme ait eserler incelendiğinde içerik ve anlatım açısından iki çeşit günlük olduğu görülmektedir. Günlükleri sahip oldukları içerik açısından ayırt etmeden önce  anı yazılarıyla aralarındaki farklarını belirtmekte fayda var diye düşünmekteyim. Gerçekte anı yazıları bir çok özelliğiyle günlüklere benzemektedir. Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır. Üstelik anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz. Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.&lt;br /&gt;Edebi değer taşıyan günlükleri içerikleri açısından incelediğimizde karşılaştığımız iki türden ilki ruhsal çözümlemelerle dolup taşan, yazarın içsel karmaşasını yada  dinginlik arayışını sayfalara döktüğü, monologlarla ifade edilmiş yoğun metinlerdir. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz.  Bu gibi metinler edebiyat dünyasında “içe dönük günlükler” adıyla anılmaktadırlar. Stendhal’ın günlüğü bu metinlere örnek gösterilebilecek niteliktedir. İçe dönük günlükler deyişiyle  anlatılmak istenenler Stendhal’in günlüğünden yaptığım aşağıdaki alıntıyla daha da netleşecektir:&lt;br /&gt;“Nosce te ipsum, kendini tanı. Benim bu amaçla kullandığım araç, bu günlük… Günlüğüm, varlığımın durumunu kesinlikle ve sadakatle  yansıtmak amacını güdüyor. Olanları ne iyi göstermeye çalışıyor, ne de olduğundan kötü. Yer aldığına inandıklarımı apaçık, kesin, düpedüz anlatıyor, o kadar…Bilincimin gizli ve derin taraflarının yazıya dökülmüş şeklidir bu günlük…”*&lt;br /&gt;Bu alıntının son cümlesinde geçen gizli kelimesinin üzerinde durmak gerekir. Çoğu  yazarın  açığa çıkması ahlak açısından mümkün olmayan mahrem düşüncelerini ve eylemlerini, günlüklerine oldukları gibi  geçirdiklerini görebiliriz. Bu duruma en iyi örnek edebiyat dünyasında çok önemli bir yere sahip olan Rus yazar Alexander Sergeyeviç Puşkin’in “ Gizli Günce” sidir. Düello sonucunda öldürülmesinden (1836-1837) bir sene önce,   şifreleme kullanarak yazmaya başladığı bu günlük, müstehcen deneyimlerle, bitmek tükenmek bilmeyen aşk kumpaslarıyla  doludur:&lt;br /&gt;“(…)Hayat ya huzuru, ya da özgürlüğü verir. İkisi yan yana olmaz. Huzur alçakgönüllü bir şekilde teslim olmayı gerektirir ve bu huzurun özgürlükle bir ilişkisi yoktur. Özgürlük tutkum, beni içinde huzurun bulunmadığı sonu olmayan ilişkilere sürüklüyor. (…) Eş ve sevgili arsındaki fark, eşinizle şehvet olmadan yatağa gitmenizdir. (…) N.’nin sosyetedeki başarısı arttıkça, sosyetedeki daha çok kadın beni taciz ediyor. Bana teslim olmak onları olduklarından daha güzel gösteriyor. Çünkü benim onları karım gibi bir güzelliğe tercih ettiğimi görmek onları kendini beğenmiş bir hale sokuyor.(…)”*&lt;br /&gt;1947 yılında Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen ünlü Fransız yazarı Andre Gide’in 1889-1949 yılları arsında tutuğu günlük, edebiyat  dünyasına romanlarından daha büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Andre Gide, iki bin sayfayı aşan bu uzun günlükte öz benliğiyle hesaplaşmasını,  çalışmalarında uyguladığı disiplini, çeşitli olaylar yada eserler hakkındaki düşüncelerini ve Teolojik çıkarımlarını büyük bir içtenlikle anlatmıştır:&lt;br /&gt;“(…) Hıristiyanlığın esas niteliği, nefsinde bir takım savaşlar hayal etmektir. Fakat kısa bir zaman sonra bunun neden gerektiği pek anlaşılmaz olur… Çünkü sonunda yenilen kim olursa olsun, ezilen hep insanın kendinden bir parçadır. İşte gereksiz bir yıpranma. Bütün gençliğimi belki aralarında anlaşmayı tercih eden , kendimin iki parçasını , bir birine karşı koymakla geçirdim. Savaş aşkıyla mücadeleler hayal ediyor, tabiatımı ikiye bölüyordum.”&lt;br /&gt;Andre Gide’in  içe dönük  günlüğünde, felsefi anlam taşıyan söylemlerin yanı sıra kendine ve dostlarına yol göstermek amacıyla yazılmış “pusulalar” isimli bir bölüm bulunmaktadır. Günlüğün genelinde o dönemin popüler felsefi akımı olan “varoluşçuluk” ve bu akımın içerdiği “nedensiz eylem” ile ilgili düşünce düzeneklerinin, akımın genel karakterini oluşturan çeşitli  argümanların  izini görebilmemiz mümkündür:&lt;br /&gt;“(…)Her hareket sebebini ve sonucunu kendinde bulmalıdır. İyiliği veya kötülüğü bir mükafat karşılığı, sanat eserini bir maksatla, sevişmeyi para için, mücadeleyi para için yapmamalı; fakat sanatı sanat, iyiliği iyilik, kötülüğü kötülük için; sevişmeyi sevişmek için ; mücadeleyi mücadele, yaşamayı da yaşamak için yapmalı.(…)”&lt;br /&gt;İçerik açısından incelendiğinde karşımıza çıkan ikinci  günlük çeşidi “dışa dönük” günlüklerdir. Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla  dönemin olaylarını, siyaset adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını  öykü tekniği kullanılarak anlatmaktadırlar. Bu  günlükler anı yazılarına yakınsamakla birlikte, yazarın duygusal ve ruhsal çözümlemelerinin uzağında kalmaktadır. Ünlü ressam Paul Gaugin’in  o dönemde Fransız kolonisi olan Markiz adalarında yazdığı günlük,  dışa dönük günlüklere örnek olabilir. Bu günlükte özellikle Markiz adalarının insanlarına ve değişik özelliklerine ilişkin notlar ve hikayeler bulunmaktadır. Bu &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/hikayeler.htm"&gt;hikayeler&lt;/a&gt;e ek olarak dönemin ressamları ve eserleri hakkında sanatsal yorumlar, resim tekniğinin  incelikleri, üçüncü şahısların bu metinleri okuyacağının bilincinde olarak yazılmıştır:&lt;br /&gt;“(…) Biz Avrupa’dakiler markizliler ile yeni Zelanda’daki Maoriler arasında yaygın, çok gelişmiş bir süsleme sanatının varlığından habersizizdir. Sanat eleştirmenlerimiz bunların tümünü Papua sanatı başlığı altında topluyor, hataya düşüyorlar oysa. Özellikle Markizli’de benzersiz bir süsleme anlayışı vardır. Markizli’ye en hantal geometrik şekli taşıyan bir nesne verin, o bütününde uyumu yakalamakta, göze hoş gelmeyen boşlukları doldurmakta hiç zorlanmayacaktır.”*&lt;br /&gt;“(…) Gençleri keşfetme yönünde ilahi bir yeteneği olan Degas, her şeyi bilirdi ama bilgi eksikliğini kusur diye saymazdı. Kendi kendine, ‘Daha sonra öğrenir’ der, karşısındakine de iyi bir baba gibi, başlangıçta bana yaptığı  gibi davranırdı.(…)”*&lt;br /&gt;Öykücümüz Tomris Uyar’ın günlükleri de  dışa dönük niteliğe sahiptir. Yaşadığı hayat kesitlerini, çeşitli konulardaki izlenimlerini öykü tekniği ve zengin betimlemeler aracılığıyla günlüğüne yansıtmıştır:&lt;br /&gt;“Kınalar köyüne giderken bir boğaz vardır. Her yaz bir kere uğramadan edemediğim bir yer, bir çeşit &lt;&lt;yılın&gt;&gt; benim için. Bu yıl bahar selleri yüzünden suları artmış boğazın. Eskiden üstüne çöktüğümüz taşlar, arkasında giyinip soyunduğumuz çınar, silinip gitmiş. Su, kayaları tarayarak inmiş aşağılara, koca parçalar kopararak tabanına yığmış, ağaçları köklerinden söküp ters çevirmiş.”*  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyat tarihi düşünüldüğünde, Divan edebiyatı döneminde tutulan “Ruzname” isimli savaş notları ile Evliya Çelibi’nin “Seyahatname”si tam bir günlük niteliği taşımasa da içerdikleri bazı bölümlerle bu yazın türüne yakınsamakta ve tarihimizdeki  ilk günlük örneklerini oluşturmaktadır. Asıl olarak günlüklerin, batı edebiyatındaki biçim ve içeriğiyle Türk &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/"&gt;edebiyat&lt;/a&gt;ında yer alması  Tanzimat dönemine denk gelmiştir. Direktör Ali Bey’in “Seyahat Jurnali”(1897) adlı gezi kitabı batıdaki anlamıyla Türk edebiyatında görülen ilk günlüktür.&lt;br /&gt;            Günlükler ,1950 yılında Nurullah Ataç’ın bir gazetede günlük yazıları yazmasından ve yoğun ilgi çekmesinden sonra  önem kazanmaya başlamıştır. Nurullah Ataç bu yazılarına başlık olarak “Günlük”  yerine “Günce” deyişini kullanarak bu deyişi yazın hayatımıza kazandırmıştır. Nurullah Ataç’ın günceleri içe  ve dışa dönük içeriğin uyumlu bir sentezi olarak edebiyat dünyasına bu türdeki en bilinen eser olarak geçmiştir.    &lt;br /&gt;            Türk edebiyatındaki en seçkin günlüklerin başında Oğuz Atay’ın günlüğü ile Cemal Süreya’nın “Günler” adlı eseri gelmektedir. Oğuz Atay -tıpkı romanlarında olduğu gibi- bilinç akışı tekniğini ve karmaşık iç dünyasını günlüğüne yansıtarak, içe dönük  günlük türünün edebiyatımızdaki en derin örneğini bizlere sunmuştur. Günlüğünde, yazmakta olduğu romanın oluşum sürecini, karakterlerin ve olayların seçimi üzerine çalışmalarını, tüm titizliğiyle aktararak günlüğünün bir çeşit edebiyat laboratuarı olarak değer kazanmasını da sağlamıştır. Roman türünün kurgu sürecinde içerdiği tüm zorlukları ve bu zorlukların üstesinden gelebilmek adına yazarın verdiği mücadeleyi  Oğuz Atay’ın günlüğünde görmekteyiz. Aşağıdaki alıntı Oğuz Atay’ın karakter yaratırken günlüğüne aldığı notlardan kısa bir parçadır ve yazarın kurgu sürecini açıklamak adına güzel bir örnektir:  &lt;br /&gt;“(…)Hikmet ve &lt;a href="http://www.edebiyatogretmeni.net/sevgi_mesajlari.htm"&gt;Sevgi&lt;/a&gt;’nin hikayesinde, daha çok Hikmet anlatacak. Sevgi’nin konuşmalarını hatırlayacak. Çocuklukları, aileleri, yaşadıkları ortam ve birbirleriyle karşılaşmadan önceki düşünceleri ortaya çıkacak. Şehir ve yer isimleri gene uydurma olmalı. Taşrada yetişmiş olacak ikisi de. Aileleri arasında benzerlikler var.(…)”&lt;br /&gt;“ Sevgi, insanlarımızın “irrational” ve ”çocuksu” yorumlarıyla ortaya çıkan yönünün temsilcisi. Bir de çocuksu gururu ifade edecek bir tip olmalı. Sevgi’nin  ya da Hikmet’in bir akrabası. Adı Erol olsun. Bir kadın daha. Toplumun sağduyusu ve batıya yakın bir tip.Gene de mahalli.Tutucu. Kitabın tek gerçeklere yakın kahramanı. Adı:Bilge (…)”*&lt;br /&gt;Bu kısa inceleme yazısına beğenerek okuduğum ve Türk şiirinin en önemli, en büyük isimlerinden biri olduğuna inandığım Cemal Süreya’nın “günler” adlı günlüğünden yaptığım bir alıntıyla son vermek istiyorum. Cemal Süreya’nın günlüğünde yer alan aşağıdaki sözler, günlük türünün gelişmesi ve yaygınlık kazanması adına daha büyük bir titizlikle ele alınması, incelenmesi gerektiğinin en önemli kanıtıdır:&lt;br /&gt;“Yazdığım nedir? Yazmam gerektiği için mi yazıyorum? Öyle bir gerek gördüğüm için mi? Yol arıyorum, ama zaman zaman yolumu yitirmeli de değil miyim? Günlük- mektup- deneme- hayat öyküsü- anı- polemik karışımı bir şey bu benimki. Günlüğün kişisel günlük olabilmesi için hayat öyküsünün uç sınırında devinmesi, derin ben’e iniş yapması gerek. Yapıtlardaki gibi gerçeği yeniden kurması değil, hayatın kesikliğinde var olması gerek”*&lt;br /&gt;* Kaynakça:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Dili, Sayı 127,  Günlük Özel Sayısı, 1962&lt;br /&gt;A.S.Puşkin, Gizli günce, Çivi Yazıları, 2000&lt;br /&gt;Andre Gide, Günlük, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1962&lt;br /&gt;Paul Gaugin, Mahrem Günlük, İthaki Yayınları, 2001&lt;br /&gt;Tomris Uyar, Gündökümü 75, Koza Yayınları, 1976&lt;br /&gt;Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 1987&lt;br /&gt;Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 1996&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/9170572989362925526-1265302314565554223?l=savaska.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://savaska.blogspot.com/feeds/1265302314565554223/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=9170572989362925526&amp;postID=1265302314565554223' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1265302314565554223'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/9170572989362925526/posts/default/1265302314565554223'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://savaska.blogspot.com/2007/12/yaam-yanstan-gnlkler.html' title='Yaşamı Yansıtan Günlükler'/><author><name>bengisu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12197610552243592426</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
